www.HayrettinKaraman.net: İslâm Hukuku Profesörü Hayrettin Karaman'ın İnternet Sitesi
Siteden rastgele bir sayfa seçer. Hafızadaki önceki sayfaya döner Hafızadaki sonraki sayfaya döner
 


V. Abant toplantısı notları

Küreselleşme

Abant'ta çok değerli konuşmalar yapıldı. Ben bu konuşmaları takip edebildiğim kadarıyla bazı notlar aldım. Bu notlar bana göre soru sormam ya da katkı yapmam gereken öğelerle ilgili. O notlarıma, bakarak bazı şeyler söyleyeceğim.

Bu küreselleşmenin tanımlanabilip tanımlanamayacağı konusu, önceki oturumda tartışılmıştı. Bu tanımlanamaz, bunun ne olduğu belli değil ve bu konuda kafalar karışık. Hatta tanımlamayalım ama üzerinde konuşalım demiştik. Eski mantıkçıların ifadesiyle söylersek, bazı şeyler var ki hat şeklinde tarif edilemezler ama resmedilebilirler. Yani onların temel belirleyici nitelikleri söylenir, bir resim çıkar, o da bir tanım sayılır. Küreselleşme konusunda böyle bir tanımlama yapılabileceğini düşünüyorum.

Bu açıdan da bir-iki şey söylemem gerekirse, küreselleşme beşerin, dünya insanlarının, dünya insanlığının, bütün hakların ürettiği maddi manevi varlıkları ve değerleri tabii bir bakış içinde dünyaya sunma manasına gelmiyor. Böyle bir küreselleşme mevcut değil. Bugün mevcut küreselleşmede -ister karteller deyin, ister Amerika'nın ya da Avrupa'nın patronluğundan bahsedin- küreselleşme patronlarının maddi çıkarları var. Ya da yeni dünya düzeninde engelsiz olarak dünyada dolaşması, istediği yere gitmesi ve maksimum kârı elde etmesi icap eden bir sermaye var. O halde bugünkü küreselleşmenin temelinde ekonomi var. Fakat bu tek başına yetmiyor. Ürettiğimi pazarlayabilmem için ve kendilerinin bana rakip olmalarını istediğim insanlara kültürel olarak da, gerektiğinde siyasal olarak da müdahele etmeyelim. İşte küreselleşme bu çerçevede cereyan ediyor ve ben küreselleşmeyi böyle anladığım içindir ki insanlığın hayrına kabul etmiyorum. Zaten böyle bir şeyin içinde olamıyacağımız için yönetemeyiz. Ayrıca içinde olup yönetilmeye de müsait değildir bu. Bunun iki patronu olmaz, bir tane patronu olur.

Bir araba teşbihi yapacak olursak, örneğin sizin bir arabanız olur. Başkalarının da arabaları vardır ve doğru bildiğiniz ya da amaçladığınız yolda ilerlersiniz. Sizi amacınızdan alıkoyacak alanları engelleyecek kadar da gücünüz vardır. Başkalarının da gücü vardır, dengelemişsinizdir. Herkes arabayla dilediği yere doğru gider. Bir başkasının arabasına binersiniz ama o sizi de dinler. Ara sıra dersiniz ki, bu yol yanlış, şurasını tercih edelim. Üçüncüsü, bir çocuk tasavvur edelim; arabayı kullanmaya çok meraklı ama siz vermiyorsunuz, veremiyorsunuz direksiyonu. O oturmuş bakıyor size. Siz direksiyonu ne tarafa kırsanız o da eliyle, hayali olarak direksiyonu o tarafa kırıyor. Bu işin içinde yönetme ancak böyle olur. Bu da bir aldatmacadır. Neyin içindeyiz? Olabilirmiyiz? Evvela bu soruların cevabını almak lazım.

Bizim manevi değerlerimiz diyor ki: "Zulme rıza zulümdür, küfre rıza küfürdür." Ben burada kafirlikten söz etmiyorum ama zulümden söz ediyorum. Eğer benim tanımlamaya çalıştığım küreselleşme olgusu içinde zulüm veya sömürü varsa o zaman biz bunun içinde olabilir miyiz? Küreselleşme ve küreselleştirme ayrımı konusunda da benim aklıma takılan hususlar var. Küreselleşme kendiliğinden olan bir şey mi? Arkadaşların çoğu küreselleştirmeyi yağmurun yağması, deprem olması, çocuğun doğması gibi kendi başına olan, engellenemez, önlenemez bir olay olarak tasvir ettiler. Halbuki küreselleşmenin böyle olmadığı belli. Yine benim başta yaptığım küreselleşme tanımlarına geliyoruz. Ben buradan da görüyorum ki, bunun böyle olmadığı belli.

Sermayesi küreselleşen bir patron, bunu küreselleştirmeye aynı zamanda da mecburdur. Yani bu küreselleşmenin yürüyebilmesi için aynı zamanda küreselleştirmenin onun zorunlu sonucu olarak gereklidir. Onsuz olur mu? O bakımdan da bunun birine karşı çıkmam ama diğerine karşı çıkmamak mümkün mü? Hep karşı çıktık. Meşrutiyete karşı çıktık. Cumhuriyete karşı çıktık, demokrasiye karşı çıktık, denildi. Tabi karşı çıkarız. Nereden çıktı? Soru budur, nereden çıktı? Karşı çıktık dediğinize göre birisi getirdi dayattı, biz de karşı çıktık. Bu ne kadar olumlu, ne kadar sağlıklı bir tavır? Bunun normali, birilerinin getirip bunu size dayatması değil, bizim kendi değer ve dinamiklerimizden yola çıkarak çağdaş, çağa katkı yapan, çağa alternatif sunan siyasî, sosyal, kültürel, ilahî bir medeniyet projesi ortaya koymaktı. Bunu koymadığımız için garip bir durum ortaya çıkıyor.

Örneğin benim bir elbisem vardı. Biraz boyum uzamış, şişmanlamışım, elbise üzerimde acayip gözüküyor. Değiştirmem lazım ama bir başkası da getirmiş bana bir elbise giydirmek istiyor, ona bakıyorum o benimkinden de kötü. Ya da ben yabancıyım ona alışmamışım. Onunla vücudumda daha başka cinsten uyumsuzluklar var ve itiraz ediyorum. Çok sağlıklı bir tavır. Ben bu karşı çıkışlarla, "Bir çift koyun alalım, dağa çekilelim, orada ölelim" demek istemiyorum. "La ilahe illallah" demekle "La ilahe" demek çok önemli değer farklılıklarını içerir. Hayır demesini öğrenmek, insanlara hayır demeyi, reddetmeyi, beğenmemeyi, kabul etmememyi bir hak olarak tanımak çok önemlidir. Ve insanımızın bazı şeylerin kendine uymadığını bilmesi, ona itiraz etmesi "Bunu kabul etmiyorum" demesi haklıdır. Bunu demek için ille de hemen uygulamaya koyabileceği bir projesinin olması şartını ileri süremeyiz. Biz ne yapabiliriz? Tedbiri kim alacak? Biz neyiz? Önce şuradaki biz neyiz? Şuradaki biz, insanlardan oluşan bir topluluğuz. Biz burada tartışırız, konuşuruz, fikir üretiriz. Çok da heyecanlanmamız gerekmez. Yani biz burada bir karar alacağız, yarın Türkiye bunu uygulayacak, ertesi gün de dünya bunu kabul edecek. Böyle bir şey yok. Burada tartışıp konuşurken çok rahat olmalıyız. Biz burada çok ters bir karar alsak, bir düşünce ortaya sürsek de mahvolmayız. Ama önemli olan, buradaki biz böyleyiz. Buradaki biz müsbet-menfi, işe yarar-yaramaz bir karar aldık diyelim. Türkiye bağlamında konuşmamız gerektiğine göre; çoğunlukla biz olan bizle örtüşen, bizim kabul edeceğimiz türden bir karar aldığımızı farz edelim.

Değerlendirmeler yaptık, kararlar aldık. Bu siyasi iradeye yansır mı? Halkın iradesi, "biz"in iradesi parllamento'ya, siyasî irade'ye yansıyor mu? Yansıdığını kabul edelim, halkı temsil eden siyasî iradenin iktidarı var mı? Peki iktidar, seçilmişlerin elinde değilse, halk iktidarı belirleyemiyorsa bu "kararlar" ne işe yarayacak? Yani toplanmayalım, konuşmayalım anlamında değil, tedbiri bu açıdan da düşünelim anlamında söylüyorum.

Son olarak eğer kaza, kader, tarih, tarihin şartları bize imkan verseydi, biz farklı bir dünya düzeni oluştururduk. Bu liberal kapitalizm olmazdı. Cumhuriyet, demokrasi, insan hakları gibi konularda 40 tane demokrasi lehine 40 tane aleyhinde argüman var dendi. Onlara itiraz etmek de Allah'ın varlığına itiraz etmek manasına gelmiyor. Kaldı ki ona da itiraz ediyorlar. Yani biz olsaydık, bunu çoğaltabiliriz ama burada alelacele hazırladığım 5 temel değere dayalı bir küresel dünya düzeni oluştururduk.

Bu 5 temel şudur: 1. İslam: Hak dini küreselleştirmek ister, ama zorlamaz. İslam'ın böyle bir misyonu vardır, ama zorlamaz. Onun için de iradenin hürriyetini insanların inanma, inanmama özgürlüğünü ve bunun yolunu açık tutmak ister. Ve bu hak ve özgürlüklere götürür insanı. 2. Allah "rezzak-ı âlem"dir. Allah "rezzak-ı mü'minin" değildir, sadece müminlerin rızkını vermez. Allah Teala yeryüzünde bütün canlıların rızkını verir. Yaratmıştır. Bugün olan zulümdür. Yani falanın rızkını onun cebinden, onun ağzından alıp israf etmekten ibaret olan bir zulüm söz konusudur. Yoksa global olarak baktığınızda Cenab-ı Hakk'ın yarattığı rızık bütün canlılara yeter ve de artar. O halde Allah "rezzak-ı âlem"dir. Kimse aç veya açık kalmaz. 3. Varlık, insan ve tabiat; emanettir, korunur. 4. Allah, adaleti emreder. 5. Bir tek Allah'a ibadet ve onun yarattıklarına şefkat İslam'ın temel iki esasıdır.

İşte biz bu 5 esasa dayalı bir dünya düzeni kurardık ve bu daha insanî olurdu. İtiraz edelim, bunu savunalım; gücümüz yetmezse de bunu yapalım. İtiraz etme hakkımızı, savunma hakkımızı açık tutalım. Zaruretler ölüm-kalım meselesine geldiğinde kendilerine mahsus hükümleri vardır. O zaman zaruret kapıları açılır. O zaman dersin ki; "Şu zaruret, şunu kabul ediyoruz, bunu alıyoruz, bunu veriyoruz." Yine de itirazımız bakidir.19



19 Bu bölüm, yazarın 12-14 Temmuz 2002 tarihli V. Abant toplantısı müzakere'lerinden alınmıştır

  Şu anda sayfası gösterilen kitap.
Bu Kitapta:
Önceki Başlık
Sonraki Başlık
İçindekiler
Site Sayfaları
Ana Sayfa
Hakkında
Makaleleri
Kitapları
Soru Konuları
Soru Listesi
Hayrettin Karaman`ın Sohbetleri
Şiirleri
Bütün site içeriğinin genel kelime indeksi.
Sitede Arama
Hayrettin Karaman'ın Siteye Son Eklenen Yazıları
E-posta
Siteyi Link ve Kaynak Gösterimi
m.HayrettinKaraman.net Mobil-Metin Versiyonu Hakkında

Facebook Sayfası:

Bulunduğunuz Sayfayı:



Sayfa başına gider Siteden rastgele bir sayfa seçer. Hafızadaki önceki sayfaya döner Hafızadaki sonraki sayfaya döner
   
Bu Kitapta: Önceki Başlık Sonraki Başlık İçindekiler