www.HayrettinKaraman.net: İslâm Hukuku Profesörü Hayrettin Karaman'ın Web Sitesi
Siteden rastgele bir sayfa seçer. Hafızadaki önceki sayfaya döner Hafızadaki sonraki sayfaya döner
 


ABD'nin Irak'ı işgali üzerine

İslamî, dolayısıyla ahlaki ve ilkesel bakımlardan Irak'ın ABD ve İngiltere tarafından işgal edilmesine ilişkin tavrımız nasıl olmalı?

- İslam'a göre, başka türlü engellenemeyen bir zulüm bulunmadıkça bir ferdin veya topluluğun özel mülküne, alanına girilemez, bir hakkı elinden alınamaz, kısıtlanamaz, onlara bir zarar verilemez.

Bir Müslümana başkası tarafından haksız olarak zarar verildiğinde bunu engellemek bütün müslümanlara farzdır.

Şu halde ABD ve İngiltere'nin bir İslam ülkesini işgal etmesini engellemek için elinden geleni yapmak üzerimize farz olduğunu düşünerek, bilerek, böyle inanarak tavır almamız gerekir.

Öte yandan şunu da unutmamamız gerekir ki, birçok İslam ülkesi şu veya bu şekilde, asker ve üslerinin bulunması, alacakları sebebiyle iç işlerine karışma, hakimiyet onlarda olmak üzere yapılan ikili veya çoklu antlaşmalar... yoluyla gayr-i müslim ülkelerin işgali ve hegemonyası altındadır. ABD'nin yıllardan beri bizde üsleri vardır; Küveyt, Suudi Arabistan, Katar gibi İslam ülkelerinde üsleri ve çok sayıda askeri vardır, Irak yıllardan beri bölünmüştür ve kısmen işgal altındadır, Afganistan işgal altındadır, birçok İslam ülkesinde gayr-i müslim devletlerin işbirlikçileri iktidardadır... Bütün bunlara karşı tavrımız müslümanca olmalıdır.

Milletimizin büyük çoğunluğu Irak'ın işgal edilmesine ve ABD askerlerinin Türkiye'ye konuşlandırılmasına karşı duruyor. Son günler de siz de yazılarınızda bu konulara değindiniz. Yine de görünen o ki, bu işgale iştirak etmemiz ihtimali büyük. Nitekim Türkiye'deki üslerin ABD askerlerine tahsis edilmesine dair tezkere Meclis'te onaylandı. Siz, iktidar partisi AKP'nin çabalarını "samimi" bulduğunuzu yazmıştınız. Peki ama Tayyip Erdoğan'ın "Ahlaki önceliğimiz barıştır fakat siyasi önceliğimiz Türkiye'nin güvenliği ve çıkarlarıdır" şeklindeki demeci siyaset ve ahlakı birbirine karşıt olabilecek kavramlara dönüştürmüyor mu? İktidar sahiden samimi olsa bile siyasi sıhhatine ilişkin sorunlar yok mu?

- Türk askeri epeyi bir zamandan beri Irak'ın bazı mıntıkalarına girmiş bulunmaktadır. ABD Irak'ı vurursa bir miktar daha asker Irak'a girecek ve orada Iraklı kardeşlerimize karşı savaşmayacak, Türkmenleri korumak, Kuzey'de bir Kürt devletinin kurulmasını ve ülkemizi perişan edecek bir göç dalgasını... engellemek gibi vazifeler yapacaktır. Bugüne kadar olanlar işgal değilse bu da değildir, bugüne kadar olanlar zarurete bağlı ise bu da ona bağlı olacaktır.

Siyasilerin sözlerini bizzat dinlemeden ve hem bağlamını hem de bütününü bilmeden onlar hakkında yorum ve değerlendirme yapmama gibi bir ilkem vardır.

AKP'liler öteden beri ısrarla "değiştiklerini söyledikleri; laikliğin yanlış ve katı yorumlarına dayalı uygulamalardan doğan15 problemleri çözmeye yeltenmedikleri halde, sizce neden hâlâ AKP'ye prim veriliyor?

- Kimse kimseye prim vermeye mecbur değildir. Prim verenleri kınayabilmek ve İslam'a göre hataya ve günaha düştüklerini söyleyebilmek için de elinizde kesin kanıtların bulunması gerekir. Birçok vatandaş, iktidarın henüz yeni olduğunu, önünde birçok önemli meselenin, karşısında birçok güçlü engelin bulunduğunu, yapmak istediklerinin bir kısmını şu anda yapamadıklarını, ama zamanı gelince, fırsat elverince yapacaklarını, kötülük ve haksızlıkları kısmen de olsa ortadan kaldıracak daha iyi bir siyasi kadronun ortada gözükmediğini... göz önüne alarak iktidara prim vermektedirler.

Ayrıca, şu anki iktidarın yerinde sözgelimi CHP olsaydı ve bilhassa Irak'la ilgili olarak aynı politikaları yürütseydi, dindarlar aynı müsamahayı gösterirler miydi?

- Dindarlar, hadi daha öncelerini bir yana bırakalım, 28 Şubat'tan bu yana nelere müsamaha etmediler ki! Daha doğrusu neler ve neler karşısında elleri kolları bağlı gibi kalmadılar ki! Konu ile ilgili bir misali hatırlayalım: İsrail ile çeşitli anlaşmalar ve birçok alanda işbirliği yapıldı. Bunların hangi iktidarlarda yapıldığını bir hatırlayın! Dindarların tavrını bir müsamaha, bir de acizlik ve pısırıklık açısından değerlendirmek gerekir. İkincisi kınanmayı hak eder, birincisi farklı, tartışılabilir bir yorumla da olsa meşru bir sebebe dayanıyorsa kınanamaz.

Irak konusuyla ilgili olarak sık sık "komşunun yanan evi" metaforu kullanılıyor. Deniyor ki "Komşumuzun evi yanmasın diye uğraşalım ama bizim evimiz de zarar görmesin..." Burada asıl mesele, komşumuzun evini yakmak isteyen kundakçılarla birlikte hareket etmek ve bizi de olumsuz etkileyecek bir sabotaja kalkışmak değil mi?

- "Kundakçılarla birlikte hareket etmek, sabotaja kalkışmak" ifadeleri ağır suçlamalardır ve yoruma dayanır. Önce yakma diyorsanız, yakmaması için mevcut şartlarda elinizden gelen çabayı sarfediyorsanız, sonra ne yapsanız yakacağını anlayarak zararı asgariye indirmek için tedbirler almak üzere sabotajcıyı takip ediyorsanız Yani yaptıklarınızı bu çerçevede görüyorsanız, böyle değerlendiriyorsanız size kundakçı, sabotajcı denemez.

Almanya'da, sonuçları bir süre önce açıklanan bir kamuoyu araştırması, Almanlar'ın % 54'ünün George W. Bush'u "Dünya barışı için 'öncelikli' tehdit" olarak algıladıklarını ortaya koydu. Bush'un "Terörle uluslararası mücadele" adı altında İslam ülkelerini terörist ilan ettiği herkesin malumu. Bu durumda Tayyip Erdoğan'ın defaatle "Irak Savaşı'nın sorumluluğunun Saddam'a ait" olduğunu söylemesi ve Amerika ile ittifakımızı bu yorumla desteklemesi ne derece akla uygun?

- Tayyip Bey'in nerede, neyi, nasıl söylediğini bilmiyorum. Bu sözlerin, "Amerika ile ittifakımızı desteklemek" için söylenmesi mümkün olduğu gibi, Saddam'ın sorumluluğuna dikkat çekmek ve çözümü bu yandan da zorlamak maksadıyla söylenmiş olması da muhtemeldir.

Bana göre de dünya barışı için bugün en büyük ve etkili tehlike Bush yönetimidir ve bütün dünya halkları el ele vererek bu tehdidi engellemek için olanca gayretlerini sarfetmelidirler. Meydanlarda toplanıp "savaşa hayır" demenin yanında, siyasi, iktisadi, ticari, psikolojik... alanlarda yapılabilecek daha çok şey vardır.

Bana göre de Saddam ve benzerlerinin müslümanların başında bulunmaması gerekir. Şimdi haklı olarak yaptığımız "zulme karşı duruş" istemediğimiz halde Saddam gibilerin iktidarlarını pekiştirmekte, durumlarını güçlendirmektedir. Müslümanlar dün, bu zalimlerin, bu despotların iktidarına ses çıkarmadılar, bu kriz atlatılsa yine çıkarmazlar; işte bunu yaparlarsa, İslam ülkelerinin derlenip toparlanmasını, dayanışma içine girmelerini de dolaylı olarak engellemiş olacakları için büyük bir hata içine düşmüş olacaklardır.

14 Şubat 2003 günkü Yeni Şafak'ta yayınlanan yazınızda "Bütün çabaların ortaya konmasına rağmen savaş çıkarsa hem Türkiye'nin hem de Irak'ın ve diğer komşuların bundan en az zararla çıkması, savaş sonrası oluşacak düzende ülkemizin ve bölge halklarının haklarını korumak için Türkiye'nin devrede olması şarttır." diyorsunuz. Körfez Savaşı'ndan bu yana, hattâ İran-Irak Savaşı'ndan bu yana ABD'nin bölgedeki politikaları hesaba katıldığında, ülkemizin korunması gereken tehlikelerin bizzat ABD tarafından üretildiği görüşüne katılıyor musunuz? Neden?

- En büyük pay ABD'ne ait olmak üzere diğer Batılı ülkeler ve İslam ülkelerinin "bu tehlikelerin üretilmesine" katkıda bulunduklarına inanıyorum. İnanıyorum, çünkü stratejik raporlar, yetkili kişiler tarafından yapılan açıklamalar ve olup bitenler bunu açıkça gösteriyor.

Dönemin Dışişleri Bakanı Yaşar Yakış, ABD Dışişleri Colin Powell'ın beyanını destekleyen bir beyanda bulunmuştu: "Birleşmiş Milletler kararı kadar, ABD ve İngiltere'nin kararları da uluslararası meşruiyet kaynağıdır". Yakış, son olarak da ABD askerlerinin Türkiye'ye geliş tarihlerinden ziyade, konuya ilişkin tezkerenin onaylanmasına çalışılmasının önemli olduğunu belirtti. Dışişleri bakanımızın bu yaklaşımlarına ne diyorsunuz?

Dışişleri Bakanı'na bundan önce de bazı sözler izafe edildi, sonra ben bu sözleri kendi ağzından TV'den dinledim, arada büyük farklar ve saptırmalar gördüm.

Sayın Yakış böyle bir şey söylemiş ise ben buna katılmıyorum; köşemde de yazdım, bana göre değil İngiltere ve ABD, BM bile karar verse Irak'a saldırmak meşru değildir. Çünkü BM ve GK hür, tarafsız ve âdil değildir. Bunun böyle olduğu birçok karar, uygulama ve veto ile sabit olmuştur. Ayrıca BM kararlarının bazıları ve özellikle GK nin bazı karar ve vetoları evrensel hukuk kurallarına aykırıdır ve bu kurumlar İslam'ı bir referans olarak hesaba katmamaktadırlar.

Diyanet İşleri Başkanlığı'ndan yapılan bir açıklamada "Irak'la yapılan savaşta ölenler şehit olmazlar" denildi. Demek ki burada bir 'nizamî savaş' söz konusu değil. Ne dersiniz?

- Hangi savaşta kimlerin şehit olarak öldüklerini ancak Allah bilir. Şahıslardan ve belli savaşlardan söz etmeksizin "kim şehit our" diye sorulursa, "Allah yolunda; yani Allah'ın dinini ve kullarını haksız bir tecavüzden korumak için savaşırken ölenler şehit olurlar" diye cevap verilir.

Hükümet'in Irak barışı için düzenlediği 'Ortadoğu turları'nı birçok kimse dikkate değer "barış çabaları" sayıyor. Oysa Türkiye yıllar yılı ve hâlâ bölgede İsrail yanlısı bir tavır takındı. Ortadoğu temaslarının derhal karşılık bulmaması normal değil mi? Ayrıca, Ortadoğu ülkelerine somut bir öneride bulunduk mu? Bulunmadı isek bu turların ciddi ve işlevsel "barış arayışları" olduğu düşünülebilir mi sizce?

- Bizim gibi Ortadoğu ülkelerinin de, İsrail'e karşı tavır alma ve Filistin direnişini destekleme konusunda büyük ihmalleri, kusurları ve günahları vardır. Herkes kendi yüzündeki karayı görsün, yeter!

Bütün görüşmelerde bulunmadan, neler konuşulduğunu bilmeden "Bir öneri götürmediler" demek nasıl mümkün ve doğru olur?

Yazınızda "Üzüm yemekten ziyade bağcıyı dövme niyeti ön plana çıkıyor. İktidarın elbette tartışmaya açık tedbirleri tartışılacak yerde, beyanları kaale alınmıyor, tedbirler de niyetlere göre okunuyor ve 'iktidarın savaş istediği, savaşanlardan önce buna karar verdiği' ilan ediliyor." diyorsunuz. Hükümetin, Irak'ın ABD tarafından işgal edilmesine iştirak etmemesi gerektiğini ve bu konuda esaslı politikalar üretmesini yüksek sesle dile getirmek gerekmez mi? Hükümet, eğer kendisi de bu işgali istemiyor ise, sonuna kadar çare aramalı değil mi? Bazı entelektüeller, Fransa ve Almanya ile birlikte hareket edebileceğimizi söylediler fakat buna hükümetten bir cevap gelmedi. Ne yapılmalı? Hükümet sahiden haksız yere dövülen bağcı konumunda olabilir mi?

- Ben muhalefetin ve hükümeti yıpratmak için fırsat arayan bazı çevrelerin tutumundan söz ettim. Samimi çabalara ve tenkitlere elbette katılıyorum.

"İstemediğiniz halde, zorunluluk yüzünden bazı şeyleri yaparsınız; içinize sinmediği halde zaruret bunu mubah kılabilir" şeklindeki sözünüz, bazı çevrelerde, Irak'ın işgaline cevaz verdiğiniz şeklinde algılandı. Böyle mi sahi?

Türkçesi, aklı ve insafı kıt olmayanlar benim söylediklerimden böyle bir sonuç çıkaramazlar. Bu konuşmanın da başında işgal hakkındaki görşümü açıkladım. Ben, islam ülkelerinin ve müslümanların, zaman zaman zarurete düşerek, mecbur kalarak karşı tarafa verdikleri tavizlerden söz ettim. Böyle zaruretlere düşmemek için neler yapmamız gerektiğini de yıllardan beri yazıyor ve söylüyorum. Kitaplarımı okusunlar.



15 Başörtüsü yasağından kurban derilerinin THY'ye bağışlanması mecburiyetine varıncaya kadar

  Şu anda sayfası gösterilen kitap.
Bu Kitapta:
Önceki Başlık
Sonraki Başlık
İçindekiler
Site Sayfaları
Ana Sayfa
Hakkında
Makaleleri
Kitapları
Soru Konuları
Soru Listesi
Hayrettin Karaman`ın Sohbetleri
Şiirleri
Bütün site içeriğinin genel kelime indeksi.
Sitede Arama
Hayrettin Karaman'ın Siteye Son Eklenen Yazıları
E-posta
Siteyi Link ve Kaynak Gösterimi
m.HayrettinKaraman.net Mobil-Metin Versiyonu Hakkında

Facebook Sayfası:

Bulunduğunuz Sayfayı:



Sayfa başına gider Siteden rastgele bir sayfa seçer. Hafızadaki önceki sayfaya döner Hafızadaki sonraki sayfaya döner
   
Bu Kitapta: Önceki Başlık Sonraki Başlık İçindekiler