www.HayrettinKaraman.net: İslâm Hukuku Profesörü Hayrettin Karaman'ın Web Sitesi
Siteden rastgele bir sayfa seçer. Hafızadaki önceki sayfaya döner Hafızadaki sonraki sayfaya döner
 


Liberal kul

"Liberal" kelimesinin ifade ettiği özgürlük ile "kul" kelimesinin içerdiği bağlılık, bağımlılık, tâbilik arasında zıtlığın bulunduğu açıktır. Buna rağmen "liberal nitelikli kul" nasıl olur, böyle bir sıfat tamlaması nasıl yapılabilir?

İslama göre insanlar "potansiyel olarak eşit yaratıldıkları" için hiçbiri -yaratılıştan gelme bir üstünlüğe" dayanarak diğerine tahakküm edemez, biri diğerini iradesi dışında bir tercihe ve eyleme zorlayamaz. Böyle olunca da her bir insanın diğeri karşısında hür (liberal) olması esastır. Kula kul olmak, tapınmak mânasında olursa şirktir, baskı altında itaat mânasında olursa zulümdür. Diğer insanlara eşit ve onlara karşı hür olan insan Yaratıcı karşısında da hür müdür? Yaratıcının iradesine boyun eğmek, O'na tapmak, insanlığını O'nun vahyederek öğrettiği hayat programı çerçevesinde gerçekleştirmek, böyle yaparsa insan için mukadder olan erginlik derecelerini elde edeceğine inanmak durumunda değil midir? Evet böyledir; böyle olduğu için de insan ferdi, Yaratcısının karşısında hür (liberal) değil, kuldur. "Liberal kul", yalnız Allah'a kulluk eden, yalnız O'nun yardımına sığınan, kula kul olmayı reddeden "İslam insanı" tipidir. Özgürlük ve bağlılık konusundaki öğretisinin özeti böyle olan İslam, toplum ve siyasetle ilgili bir teori olan liberalizme nasıl bakar? Libralizmin ne olduğu konusunda, sayın Mustafa Erdoğan'ın, Liberal Düşünce Dergisi'nin ilk sayısında çıkan bir yazısından alıntılar yaparak yukarıdaki soruya cevap vermeyi deneyeceğiz.

"Genel olarak toplumsal-siyasal teori ve özel olarak da liberalizm hakkındaki okumalarım bana, liberalizmin, her şeyden önce, bir bireysel özgürlük öğretisi olduğunu söylüyor. Özgürlükten, hayatımızı kendi tercihlerimize göre kurma çabamızın başkalarınca, özellikle siyasi otorite tarafından keyfi olarak engellenmemesini, başka bir ifadeyle, insanlığımızı gerçekleştirme potansiyelimizin tanınmasını anlıyoruz. Bu demektir ki, liberalizm, zorlama yerine serbestiyi, dayatma yerine tercih özgürlüğünü temel değer saymaktadır. Liberaller olarak, insanlara otorite yoluyla "iyi"nin, "doğru"nun, "yararlı" olanın dayatılmasını ahlak dışı bir tutum olarak görüyor ve her yetişkin ve sağlıklı kişinin kedisi için neyin iyi olduğuna yine kendisinin karar verme hakkına sahip olduğunu kabul ediyoruz."

"...başkalarınca -özellikle siyasi otorite tarafından- keyfi olarak engellenmemesi" anlamındaki özgürlük İslam'a aykırı değildir. Siyasi otorite dahil bütün başkaları, kendi düşünce, tercih ve arzularını bireye dayatamazlar. İslam'ı sosyal düzenin de kaynağı olarak kabul eden bir siyasi otoritenin dayatabileceği şey, kamusal alanda dinin emirleri ile bu emirlere aykırı olmamak üzere yapılan kanunlardır, hukuktur. Allah'ın emirlerine, dine aykırı davranışlar kişinin özel mekanında ve gizli olduğu sürece, dünyada müdahale konusu olmamak bakımından serbesttir. Günah olan bu davranışların hesabını sormak ve gerekeni yapmak Allah'a aittir ve ahirette olacaktır.

"Yetişkin ve sağlıklı kişilerin kendileri için iyi ve yararlı olana kendilerinin karar vermesi" ilkesi, insanın iman öncesi durumu için doğrudur. İman ettikten sonra müminin, iyi ve kötü, yararlı ve zararlı konularında ilâhî irşadı, öğretiyi göz önüne almaması, kendini bunlarla bağlı saymaması çelişki olur.

"Özgür toplumun, genellikle sanıldığı gibi, herkesin aynı "iyi" amaçlar hiyerarşisi etrafında kenetlendiği monolitik bir yapı olmadığını, aksine farklı amaç ve ideallere göre hareket eden kişi ve grupların barışçı birlikteliğine dayanan çoğulcu bir toplum olduğunu düşünüyoruz."

Toplumun ve araç-devletin hem oluşması hem de varlığını koruyarak işlevini yerine getirmesi zorunlu bir takım "ortak iyi" amaçların varlığına bağlı değil midir? Bu ortak iyiler olmazsa farklı amaç ve ideallere göre hareket eden bireylerden oluşan bir topluluk nasıl gerçekleşecek? Böyle bir çoğulculuk anlayışı içinde amaçlar çatışınca "barışçı birliktelik" nasıl sağlanacak?

Sayın Erdoğan'ın yazısında bu soruların şöyle bir cevabını bulmak mümkün: "Mamafih, liberal program, kamusal ruha hiç yer vermeyen ve toplumu birbiriyle ilişkisiz atomistik-bireysel varoluşların basit bir yığını olarak gören bir program da değildir. O sadece, kamusal ruhun ve "ortak iyi"nin topluma otorite eliyle bir kalıp biçmekle veya toplumsal ilişkilerin nasıl biçimlenmesi gerektiğini belirtmekle ilgili olmadığını söyler. Bundan tamamen farklı olarak, "ortak iyi"nin; aslında herkesin birey ve grup olarak kendi bilgisini kendi amaçları için kullanmasına izin veren ve barışçı varoluşun ortak kurallarını birlikte tespit etmeyi mümkün kılan yöntemleri geliştirmekten ibaret olduğunu ileri sürer."

Bu cevapta da açık kalan husus, "barışçı varoluşun ortak kurallarını birlikte tespit etmeyi mümkün kılan yöntemleri geliştirme" meselesidir. İşte bu ortak kuralları tespit yöntemlerini seküler sistemlerin ne dereceye kadar bulabildiği ve bu yöntemlerle üretilen ortak kuralların ne kadar ortak olduğu, barışçı birlikteliği ne kadar gerçekleştirdiği konuları oldukça tartışma götürecek konulardır. "İçtenlikle kabule dayalı" yeterince ortak kuralın oluşması bakımından iman çok önemli bir unsurdur. İnanan ve inanmayanların birlikte yaşadıkları bir toplumda, genel ahlak ve ortak kurallar zorunlu olarak çoğunluğun irade ve tercihleri doğrultusunda oluşmaktadır. Bu takdirde azınlıkta kalanların bu kuralları uygulamaları bir çeşit"dayatma" olmadan mümkün olamaz.

"Liberalizmin bana makul bir teori olarak görünmesinin başka bir nedeni, onun aynı zamanda insanların eşitliği düşüncesine dayanmasıdır. Gerçi eşitlik pek çok başka öğretimin, bu arada sosyalizmin de sözde idealidir. Hatta, sosyalistler eşitliğin liberal doktrinle ilişkisiz olduğunu iddia ederler. Ne var ki, ahlaken değerli olup da beşeri imkân dahilinde gerçekleştirilebilir yegâne makul eşitlik anlayışı liberalizminkidir. Bu anlayışın özünde, bütün insanların insan olmak bakımından aynı ahlaki değere sahip olduklarının kabul edilmesi yatmaktadır. Bu öncül, siyasi otorite tarafından herkese eşit muamele edilmesini ve dolayısıyla hiç kimseye ayrımcılık yapılmamasını gerektirir. Liberalizmin özgürlük ve eşitlik ilkeleri, insan haklarına vücut verir.... "Eşit hak" anlamında eşitlik öncelikle siyasi bir ilkedir; herkesin haklarının devletçe eşit koruma altına alınmasını ve yönetimde herkesin eşit söz sahibi olmasını gerektirir. Bu, bir yandan "hukuk devleti", bir yandan da demokrasi demektir".

İslam'a göre insanlar, yaratılış hikmeti bakımından eşit kabiliyetlerle donatılarak tek Yaratıcı tarafından yaratılmıştır. Yaratılanların hiçbirinde Yaratıcı'ya mahsus yetki ve nitelikler yoktur. Hak dine inananlar ilâhî irade ve talepler çerçevesinde fert ve topluluk olarak kendilerini gerçekleştirebilmek için zorunlu olan sosyal ve siyasi yapıyı oluştururlar. İnanmayan veya başka bir dine inananlar ile müslümanlar arasında genel ahlak, genel kurallar ve amaçlar bakımından önemli farklılıklar bulunduğu için, onlarla ötekiler arasındaki ilişki, temel insan hakları bakımından eşitlik, liyakat ve ehliyete bağlı haklar ve yetkiler bakımından farklılık esasına dayanır. Mesela yaşamak, seyahat etmek, ticari ve iktisadi faaliyette bulunmak, mesken dokunulmazlığı, sosyal güvenlikten yararlanma hakkı, düşünce ve inanç özgürlüğü... herkes için eşit olarak vardır; kamu görevinde istihdama gelince hakimlik, devlet başkanlığı gibi alanlarda eşitlik yoktur. Günümüzde belli bir dine inananların kendi kural ve değerlerinin hakim olduğu bir siyasi ve toplumsal yapı oluşturmaları mümkün gözükmüyor; böyle olduğunu iddia eden devletler ve toplumlar ya değişiyor, ya değiştiriliyor. Bu durumda ideolojik ve otoriter sistemler bütün bireylere ve guruplara haksız dayatmalarda bulundukları gibi müslümanların da din ve düşünce özgürlüğü başta olmak üzere birçok haklarına kısıtlamalar getiriyorlar. Böyle şartlarda liberal demokrasi, mevcutların en uygunu gibi gözüküyor. Liberal demokrasilerde yaşayan müslümanlar toplumun çoğunluğunu teşkil ediyorlarsa, zora ve zorlamaya değil, eğitimle sevdirmeye, benimsetmeye, kabullenmeye dayanan genel ahlak ve kurallar oluşturmak ve bunları yükselen değerler haline getirmek için gayret göstermeleri gerekecektir.

"Bu durumda, insanlar arasındaki sosyo-ekonomik farklılıklara "eşitleştirme" saplantısı açısından değil, bir başka liberal değer olan "adalet" açısından bakmak gerekir. Adalet, insanların bilgi, beceri ve şans etkenlerine bağlı olarak içinde bulundukları farklı konumların, haksız kazanımların sonucunda15 elde edilip edilmediklerine bakar ve bu açıdan tespit edilen adaletsizliklerin telafi edilmesini öngörür. Başka bir ifadeyle, adalet, insanların maddi konumları bakımından eşit olmalarını veya eşit kılınmalarını değil, fakat sadece adil kuralların herkese aynı şekilde uygulanmasını, kural-dışılıkların bertaraf ve telafi edilmesini gerektirir. Ayrıca, belki adelet, kuralların adil uygulanmasına rağmen, kendi kusuru olmaksızın asgari insani yaşama sınırının altına düşenlere, istisnai olarak toplum adına yardım edilmesini de gerektirir. Ama iyilikseverlik veya yardımseverlik gibi sivil erdemleri yasal-cebrî kurallar halinde genelleştirmenin ve devletleştirmenin adaletle ilgisi yoktur."

Yukarıdaki satırlarda tanımlanan "liberalizmin adalet anlayışı" ile İslam'ın bir problemi yoktur. İslam'a göre de insanların fırsat eşitliği içinde olmaları gerekir, ancak fiilî ekonomik imkan ve varlıkların eşit olması gerekmez. Toplum içinde göreceli olarak zenginler ve yoksullar olacaktır. Zenginlerin yoksullara, yoksunlara, ihtiyaç sahiplerine karşı kimi dinî ve ahlakî kimi hukukî yükümlülükleri vardır. Topluluk içinde inancı ve hayat tarzı nasıl olursa olsun herkesin temel ihtiyaçları karşılanmış olarak yaşama hakkı vardır. Birilerinde fazla var iken diğerleri temel ihtiyaçlarını elde edememiş olurlarsa, "aç, açık, tedavisiz, tahsilsiz, zorunlu gidiş gelişler için araçsız..." kalmışlarsa ortada adaletsizlik var demektir; bunun önce iman ve ahlakın sevkiyle, sivil insiyatifle giderilmesi gerekir. İman ve ahlak yetmiyorsa devlet devreye girer.

Liberalizmin serbest piyasa ekonomisi ilkesi, "bir kümeste hür kurtlar ve tilkiler karşısında hür tavşanlar ve tavuklar" misali olmadığı sürece İslam'a göre de uygundur. Medine pazarı uygulamasında spekülasyon, hile, aldatma, fiyatlarla oynama vb. yasak olmakla beraber üreticiden tüketiciye uzanan tabîî sürece müdahale yoktur. Fiyatları devletin değil, tabîî ve ahlaki şartları içinde işleyen piyasanın belirlemesi istenmiştir.



15 Yani, eşit kuralların veya kuralların eşit uygulanmasının ihlali yoluyla

  Şu anda sayfası gösterilen kitap.
Bu Kitapta:
Önceki Başlık
Sonraki Başlık
İçindekiler
Site Sayfaları
Ana Sayfa
Hakkında
Makaleleri
Kitapları
Soru Konuları
Soru Listesi
Hayrettin Karaman`ın Sohbetleri
Şiirleri
Bütün site içeriğinin genel kelime indeksi.
Sitede Arama
Hayrettin Karaman'ın Siteye Son Eklenen Yazıları
E-posta
Siteyi Link ve Kaynak Gösterimi
m.HayrettinKaraman.net Mobil-Metin Versiyonu Hakkında

Facebook Sayfası:

Bulunduğunuz Sayfayı:



Sayfa başına gider Siteden rastgele bir sayfa seçer. Hafızadaki önceki sayfaya döner Hafızadaki sonraki sayfaya döner
   
Bu Kitapta: Önceki Başlık Sonraki Başlık İçindekiler