www.HayrettinKaraman.net: İslâm Hukuku Profesörü Hayrettin Karaman'ın İnternet Sitesi
Siteden rastgele bir sayfa seçer. Hafızadaki önceki sayfaya döner Hafızadaki sonraki sayfaya döner
 


Dinin devlet talebi 11

Biz kimiz?

H.K.: Biz toplumuna yabancılaşmış bir avuç toplum mühendisiyiz, terziyiz... Ama güç bizde artık... Böyle diyen, bir düşünceyi ideoloji haline getiren (mesela moderniteyi ideoloji haline getiren) bir seçkinler grubunun siyaset felsefesi ile pratiği birbirinden ayırmak mümkün değildir. Onun için bizim ülkede mühendislerin siyaset felsefesi ve pratikleri ile bir kaptan alıp bir başka kaba koymak istedikleri toplumun pratiklerini birbirinden ayırmak mümkün değildir. Mühendislerin felsefesiyle, geleneğine bağlı büyük kitlenin imanı ve dünya görüşü arasında çatışma kaçınılmazdır ve böyle de oluyor...

Bir kesim, düşünceyi ideoloji haline getirirken, buna mukabil öteki tarafta da inancı ideoloji haline getiren bir yapı da doğal olarak ortaya çıkmıyor mu?

H.K.: Etki-tepki arasındaki ilişkidir bu. Siz, moderniteyi, batılılaşmayı, asriliği bir ideoloji haline getirirseniz; o zaman, bunu benimsemeyen, kendini burada bulmayan büyük kitlenin de inancı ve pratiğiyle ilgili yeni bir bilince gelmesi ve o bilinç içerisinde kendini, kimliğini, değerlerini, koruma psikolojisi içerisine girmesi, bu koruma psikolojisinin tabii sonucu olarak da bir takım tedbirler alması kaçınılmazdır. Eğer siz, bir tarafın İslam'ı ideoloji haline getirmek, İslam'ı siyasallaştırmak diye ifade edilen tavır alışından şikayet ediyorsanız, o zaman sizin de bir başka medeniyeti, kültürü, bir başka sistemi, dünya görüşünü, ideoloji haline getirmekten vazgeçmeniz gerekir. Sekülerci kesimin de devlet yönetimi ile ideolojilerini birbirine karıştırmamaları gerekir. Onların tasarladıkları ve yönettikleri devletin de ideolojik devlet olmaması icap eder.

Bu dünya görüşü, dine, dini argümanlara set koyarken; Dinin siyasal taleplerine geçit yok, diyor. Bu tam vitrinlik bir cümle, aslında sergilenen tavır, dinin siyasal taleplerini aşan, dinin varoluşuna dönük derinliği olan bir tavır değil mi?...

H.K.: Çok doğru. Zaman zaman bunu ifade ediyorlar. Kimi bunu söylüyor, kimi de ağızlarından kaçırıyor. "Dinin sosyal hayattaki yeri" konusunda açıklamalar yaparken ağızlarından kaçırıyorlar. Son zamanlarda kamusal alan tartışmaları çıktı. Onlar kamusal alandan sadece devleti, sadece siyaseti değil, sosyal hayatı da kastediyorlar. Onların tanımlamasında kamusal alan, sosyal alanı da kapsıyor.

Peki kamusal olmayan alan nedir?

H.K.: Sosyolojide kurumlar incelenir. Bunlardan bir tanesi de ailedir. Demek ki, aile de bir sosyal alandır. Geriye aile içerisinde, siz ailenin bir bireyi olarak değil, kendinize ait bir birey olarak siz (sen) kalacaksınız. Bunu tanımlamak mümkün, ama arayıp bulmak mümkün değil, işte din özürlüğü sadece orada tanınıyor. Son münakaşalar bunu ortaya koydu. Burada irtica söylemi de, dinin siyasete alet edilmesi söylemi de bir vitrin ifadesi. Sahnenin arkasında tertiplenen oyuna baktığınızda, "Müslümanlar siyasi ve sosyal taleplerinden vazgeçsin" teklifini görüyorsunuz. Bunu, tek bir ifadeye sokarak sosyal talepler diyebiliriz.

1. Abant Toplantısı'nın sonuç bildirgesinde yer aldı: "Dinin bir devlet talebi yoktur. Dinin siyasal talebi ahlaki bir taleptir." Öyle mi?

H.K.: Hayır. O madde çok tartışıldı. Biz ilahiyatçıların, birbirimize karşı dahi kulis yaptığımız ve birbirimizi iknaya çalıştığımız bir maddeydi. "İslam'ın sosyal talebi bir takım ahlaki taleplerden ibarettir. Siyaset, hukuk, ekonomi vb. sosyal alanlarla ilgili ahlakilik talebinden ibarettir. Yani o alanların kurallarının düzenlenmesi değil, siz bunları seküler olarak düzenleyebilirsiniz, akla ve bilime dayanarak düzenleyebilirsiniz, dini nazar-ı itibara almayabilirsiniz, sadece o alanlara ahlak teklif edersiniz. Din canibinden ahlak, siyasette ahlak, ekonomide ahlak, hukuk ta ahlak..." diyenler oldu.. Sonuç bildirgesine bu konu şöyle girdi: "İslam'ın, demokratik hukuk devletinin evrensel ve temel değerleri ve ilkeleri dışında, siyasi rejimin ayrıntılarının düzenlenmesini topluma bıraktığı görüşündeyiz." Benim bu maddeye itirazım vardı ve zabıtlara geçti.
"Dinin devlet talebi yoktur" sözü maksadı tam olarak karşılamıyor, aksine maksadı perdeliyor. Din siyasete karışmayacak, sosyal hayatın düzenlenmesine karışmayacak, hukuka karışmayacak. Bu alanları siz dinden bağımsız olarak düzenleyeceksiniz. Sonra din devreye girecek ve bu alanlarda ahlak talep edecek. İktisatta ahlak olur mu? Bunlar tartışılmıştır. Hukuk başlangıcı kitaplarında bile açıklanmıştır. Hukuki düzenlemeler yapılırken genel ahlaka aykırı düzenleme yapılmaz, ama ahlak ayrı bir alandır, onun yaptırımları ayrıdır, hukuk ayrı bir alandır, onun yaptırımları da ayrıdır. İktisatta, mesela kapitalist ekonomiyi nazar-ı itibara aldığınızda, kapitalist ekonominin neresine ahlak sokacaksınız? Siyaset... Laik, demokratik cumhuriyet düzenini kurdunuz. Laik kelimesi belli bir dine karşı bağımsızlık ifade ettiği gibi belli bir ahlak anlayışına karşı da bağımsızlık ifade eder. Öyleyse siz devletin ve siyasetin neresinden ahlak talep edeceksiniz.

Dinin devlet talebi var mı yok mu?

H.K.: Dinin devlet talebi, "bu bir zorunluluk olduğu için" vardır. Eğer din, devleti talep etmeden, yani devlet kimin elinde olursa olsun, dinin öz, vazgeçilmez talepleri de karşılansaydı, dinin amacı gerçekleşseydi, o zaman dinin devlet talebi olmazdı. Tarihi tecrübe göstermiştir ki, siyasi iktidar da Müslümanların elinde olmadığı takdirde, dinin kendilerinden talep ettiği dinî, sosyal, ahlakî, hukukî, iktisadî, kültürel... alanlardaki talepleri yerine getiremeyeceklerdir. Kur'an'ı Kerim'e baştan sona bir bakın. Bizden sadece altı esasa iman etmemizi, dört farzı yerine getirmemizi ve bir de ahlaklı olmamızı mı istiyor? Yoksa bunların dışında her hangi bir Müslüman ferdin, Allah'a karşı, ailesine karşı, topluma karşı, devlete karşı, insanlığa karşı bir takım hak ve ödevlerinden de söz ediyor mu? Bu ödevlerin yerine getirilmesini, bu hakların talep edilmesini istiyor mu? Ve bunun için gerekirse güç kullanılmasını istiyor mu? Kur'an'ı Kerim'e bu soruyu sorun.
İster ülkenizde, ister dünyada, dini, dili, rengi, ekonomik seviyesi ne olursa olsun bir fert veya grup zulüm görüyorsa, haksızlığa uğruyorsa, onun temel hak ve özgürlüklerine bir güç tecavüz ediyorsa, buna karşı Müslümanların bir ödevi var mı? Müslümanların bir ödevi var, Kur'an-ı Kerim bir çok yerde bundan bahsediyor: Bu zulmü savaşmadan engellemek mümkün değilse, öyleyse savaşın, ta ki zulüm ortadan kalkıncaya kadar diyor. Servet... Servetin nasıl kazanılacağı ve nasıl harcanacağı, nasıl paylaşılacağı, özel mülkiyet konusu olan servette başkalarının haklarının olup olmadığı konusunda bir talimatı var mı? diye Kur'an-ı Kerim'e sorun...
Allah'ın fert olarak insanlara hitap ettiği gibi, bir de cemaat olarak, topyekün Müslümanlara, "ümmet, inananlar, insanlar..." diye hitap ettiğini görürsünüz. Topluma da bir takım haklar ve ödevler verdiğini görürsünüz. İşte Müslümanlar bu hak ve ödevleri kendilerinin içinde bulunmadıkları, kendilerinin kurmadığı bir devlet eliyle gerçekleştirebilselerdi, Müslümanların devlet talebi olmazdı. Allah'ın Müslümanlardan talep ettiği şeyler, aynı zamanda devletin yetki alanına giriyor. Laiklik ilkesi gereğince devlet, "ben işime dini karıştırmıyorum" derse -ki diyor, laik olduğu için demeye mecburdur- bu kaçınılmaz olarak bir çatışmayı getirir. Bu çatışma çaresiz değildir. Çözülemez değildir. Mesela, laik demokratik ülkelerde Allah'ın, yalnızca birey olarak Müslüman'dan değil, topluluk olarak Müslümanlardan istediği şeyleri, Müslümanların olabildiğince, başkalarının hak ve özgürlüklerine zarar vermedikçe yerine getirebilmelerine imkan verilebildiği takdirde çatışma uzlaşmaya dönüşebilir.

Din ne kadar bu dünyayla, ne kadar öte dünyayla ilgileniyor. Elbette ki bu soruyu oran bağlamında sormuyorum. Kültür olarak kabul etmiyorsun, değer olarak kabul etmiyorsun, sosyal alanda istemiyorsun... O halde din ne işe yarıyor?

H.K.: Araç-amaç ayrımından bakıyor din. Din; ebedi hayatı, ebedi hayatta mutluluğu amaç olarak alıyor, dünya hayatını da ona araç kılıyor. Ve fakat din, " dünyaya gelin, nasıl yaşarsanız yaşayın, ahirette mutlu olursunuz" demiyor. Ahirette mutlu olabilmek için dünyada nasıl yaşayacağınız konusunda da size iman, ibadet, sosyal hayat ve ahlakla ilgili tavsiyeler, talimatlar, kurallar getiriyor. Bunların bir kısmı müeyyidesi olan kurallar. Müminler olarak "Araç dünya'da Allah'ın rızasına uygun bir hayat yaşayacaksınız." Kur'an-ı Kerim, herkes zorla mümin olsun, demiyor. Siz farlı inananlardan ayrılın, onlarla ilişkinizi kesin de demiyor. Kendi dinimize zorla "ötekileri" katmamızı da bizden talep etmiyor. Fakat bu dünyadaki (ülkedeki) birliktelik içinde yükselen değerlerin İslamî değerler olmasını talep ediyor. Müslümanların bunun için çaba göstermesini istiyor. Yükselen değerlerin İslami değerler olması da kılıçla olmaz, ama eğitimle, güçle ve iyi temsille olur.
Cumhuriyet paradigmasında din nereye konuyor. Bu konumlandırmayı şunun için önemsiyorum: Cumhuriyet tarihi boyunca dinin sosyal ve siyasi seyrini belirleyen bir tercih özelliği taşıyor...
Cumhuriyet paradigmasında dinin yeri tamamen bireyseldir. Bireyin iman, ibadet ve ahlakının ötesine geçmez. Cumhuriyeti projelendirenler zannetmişlerdir ki, "yüzde 99'u Müslüman olan bir toplulukta, Müslümanlar yalnızca inanç, ibadet ve ahlak itibarıyla Kur'an'a tabi olabilirler, onun dışında Kur'an'la ilişkilerini kesebilirler ve Kur'an'la ilişkisini kesmiş olan yöneticileri gönülden benimseyerek itaat ederler!" halbuki bu mümkün değildir.

Bugün yanıldıklarını anlamışlar mı?

H.K.: Şüpheliyim. Çünkü onlar zamanla Müslümanların şu veya bu yoldan sekülerleşeceğini ve modernleşeceğini, bu arada hayatlarının dine ait olan ve olmayan şeklinde ikiye bölüneceğini ve dine ait olan kısmının giderek iyice zayıflayacağını zannediyorlar. Hala bunu böyle zannettikleri için ve hala bunu sağlamak için tedbir üstüne tedbir aldıkları için, bunu da karşılarındakilerle tartışarak, ikna ederek değil, dayatarak, cebrederek, mahrum ederek sağlayacaklarını zannettikleri için bence yanılıyorlar ve devam ettikleri için yanıldıklarını da anlamadıkları kanaatindeyim. Halbuki Müslüman kitle hiçbir zaman okuyarak ve geleneksel olarak dinden bildiği inanç veya pratiğe aykırı olan yenilikleri ve devlet buyruğunu gönülden benimseyip kabul etmemiştir. Mecbur olduğu için kabullenmiş gözükmüştür. Bu böyle yıllarca sürdü geldi. Yani devlet, din alanını daralttı. "Siz dini yaşayacaksınız, ama şu alanda yaşayacaksınız" dediği zaman, halk; madem ki, devletim bana bu kadar alanı uygun gördü, Allah'ım da bunu uygun görsün, görmüş olsun demedi. Halk dedi ki, "din bunu uygun görmüyor ama ne yapayım gücüm yok, devlet bunu dayatıyor." Hatta buna karşı biraz kımıldayanlar, hayır diyenler oldu, onları hapse attılar, sert devrandılar. O zaman millet sindi, korktu ve takiyye'ye saptı.
Ama, devletin tarif ettiği, çerçevesini belirlediği Müslüman tipi bir türlü ortaya çıkmadı. Din her şeye rağmen hayatiyetini devam ettirdi...
Din varoluşsal bir gerçektir. Bizim hayatımızın bir parçası. O bizde yaşıyor, biz onda yaşıyoruz. Siz gelip benim varoluşsal alanımı, varlığımı parçalamak istiyorsunuz ve vücudunuzun şu kadar yerinde din olsun, şu kadar yerinde din olmasın diyorsunuz... Ama benim vücudumun öyle bir yapısı var ki, kalbimden kan pompalandığı zaman vücudun her tarafına gidiyor. Din, müminin hayatında kalp ile onun pompaladığı kan gibidir. Sağlıklı bir vücudun kan dolaşımına engel olmanız mümkün değildir, olmaya kalkışırsanız vücudun o kısmı felç olur...

Siyasi İslam, radikal İslam, ılımlı İslam, liberal İslam... kavramlarına bu toplumsal yapıda baktığınızda onları nereye oturtuyorsunuz?

H.K.: Türkiye'de bunlar 1950'den sonra ortaya çıkmaya, kendini göstermeye başladı. 1950 öncesinde ılımlı İslam, siyasal İslam, radikal İslam, diyebileceğiniz İslamların birinde yer alan insanlar yok değildi. 50'den önce İslam'ın siyasal taleplerinin de olduğunu ve dolayısıyla bir İslam devleti olması lazım geldiğini düşünen insanlar yok değildi. Bunlar üzerlerine şiddetli gidilen insanlar oldukları için sustular, susturuldular. Ilımlı İslam ise, demokratik sisteme itiraz etmeyen, demokrasi ile yönetilen bir ülke içerisinde devletin referanslarından bir tanesi din olmasa da, sosyal alanda başkalarını mecbur etmeksizin, olabilen en geniş sınırlar içerisinde dinin yaşanmasını isteyen İslam anlayışıdır. Ilımlı Müslümanlar, kendi dini yaşama taleplerini veya özgürlüklerini, başkalarının hak ve özgürlüklerinin kısıtlanmadığı sınıra kadar götürmek istiyorlar. Başkasının özgürlüğüne müdahale olduğu yerde kendi talep hakları bitiyor. 50'lerden önce bu da vardı...
1950'den sonra -daha önce de var, fakat gizli olan- bu talepler, bu yaklaşımlar yavaş yavaş ortaya çıktı. Önce ılımlı İslam diyebileceğiniz talepler ortaya çıktı. Bunun arkasından siyasal İslam diyebileceğiniz talepler ortaya çıktı... Bunlar farklı İslam'lar değildir, İslam bir tanedir, bunlar İslam'a inananların farklı anlayış, yorum ve yaklaşımlarından ibarettir.
Modernite tek başına bir toplum inşa etmeye yetmiyor. Modernite varolana, tarihe, kültüre, dine, kurumlara... farklı bir tarzla yaklaşıyor, orada bir restorasyon öngörüyor. Kimi alanları ilgi dışı bırakıyor. Biz kendimizi, bireyi, toplumu moderniteden hareketle tanımlıyoruz. Halbuki modernitenin böyle bir açılımı yok. Toplumda en başat olarak şunlar karşımıza çıkıyor: Din, kültür, siyaset. İlişkilerin, pazarın olduğu yerde mutlaka siyaset var, din var, kültür var. Toplumun şu parçasında dini değerler olsun, şu kesiminde kültürel değerler olsun, şu kesiminde de siyasi değerler olsun gibi bir ayırım gerçekçi değil. Toplum bir bütün, ayıramazsınız. Din de, kültür de, siyaset de aslında iç içe. O zaman da toplumu oluşturan toplam değerlerin yönetime, sosyal alana, kamuya yansıması talebi bana tutarlı ve gerekli gibi geliyor. Öyleyse nedir problem, bunu sakin bir akılla çözemiyorum? "Ben ateistim" diyen bir Türk aydını kendini "Kültür Müslümanı" olarak tanımlayabiliyor. Bilim adamları, mühendisler, aydınlar, kentliler, teknolojiyi yapan ve yaşayanlar arasında dinsizler ve gevşek dinliler olduğu gibi dindarlarda var.

Devlet, toplumu yaşatmak için var ise, inananı-inanmayanı, ibadet edeni-etmeyeni vs. bu birliktelikten mutluysa, bir problemleri yoksa, o zaman devletin derdi ne?

H.K.: Devlet moderniteyi bir ideoloji haline getirirse, dert o zaman ortaya çıkıyor. Batı modernitesi kendi kültür ve medeniyeti çizgisinde bir çağdaşlık yakalamış olsun, biz de kendi kültür ve medeniyetimiz çizgisinde bir çağdaşlık yakalamış olalım. Bu çağda, yani 21. yüzyılda birden fazla çağdaş medeniyet olsun. Ve bunun birinin adı Batı Medeniyeti olsun, birinin adı İslam Medeniyeti olsun. Biri de bir başka medeniyet olsun, hiç itirazım yok. Belli bir medeniyetin çağdaşlığını, o medeniyeti bölerek, medeniyetin bir kısım dinamiklerini, mesela sadece aklı, bilimi, teknolojiyi, ekonomiyi alarak moderniteyi bununla aynileştirerek, bunu da 'mürşit' diye takdim ederek "ideoloji haline getirir, dinin yerine koyarsanız, işte dert o zaman ortaya çıkıyor. Çünkü başka bedenler için yapılmış bu elbiseyi kendi insanınızın bedenine giydirmeniz mümkün olmuyor. Kendi elinizle mumdan yapacağınız bir bedene ancak bu elbiseyi giydirebilirsiniz. Sizin iradeniz dışında, belli bir kültür ve medeniyet çerçevesinde oluşmuş bir bedene bu elbiseyi giydiremezsiniz.

İslam'da tecdit'in mantığı nedir? Bugün nasıl karşımıza çıkar, nasıl uygulanır?

H.K.: İslam'da bir klasik, bir de modern tecdit anlayışı vardır. Klasik tecdit anlayışı; otantik, sahih İslam'a yapılan katkıları ayıklamayı, temizlemeyi ve Cenab-ı Hakk'ın kitabına ve örnek insan olarak bildirdiği Hz. Peygamberin sünnetine uygun İslam'ı, toplum hayatında bozulmadan yaşatmayı hedefleyen bir faaliyet bütünüdür.
İdeolojiler karşısında İslam'ın bir ideoloji gibi de kullanılmaya başlandığı çağlarda ise çağdaş tecdit anlayışı; sahih İslam'ı, farklı talepler, farklı cereyanlar karşısında, hem ferdin, hem toplumun, hatta imkan bulunabiliyorsa, dünyanın hayatına sokabilmek için yapılan faaliyetler bütünüdür. Çağdaş tecdit anlayışı, bir rekabeti öngörüyor. Kültürde, medeniyette, siyasette, cemiyet hayatında rakipler arasından kendisi bir rakip olarak İslam'ı esas alıyor, kendi dininin hakim hale gelmesini istiyor.

Bugün pratikte bir hareket olarak bunu görebiliyor muyuz?

H.K.: Bugün, klasik tecdidin, sahih İslam'ın ortaya konması, insanlara anlatılması, tebliğ edilmesi anlamında tecdidin hem de ilmi olarak varolduğunu söylemek mümkün. Öteki tecdit ise bugün, adına siyasal veya radikal İslam dedikleri alana kaymıştır. Rakipler de bundan ürkmüş hem ülke içerisinde gardlarını almışlardır, hem dünyada. Ülkede, başka ideolojilere meydan okuyan, dünyada da başka hakimiyetlere meydan okuyan bir İsalmi hareket onlar tarafından 'Yeşil tehlike' olarak algılanmıştır. "Yeşil ve tehlike kim içindir, kime göredir?" sorusuna burada cevap vermiyorum, ama "Yeşil"i kendileri için tehlike görenler, ona karşı mücadele bayrağını açmışlardır. Bu rakip onlara meydan okurken, şimdi kendini korumakta zorlanır hale gelmiştir.

Fas'ta, Bahreyn'de, Pakistan'da demokratik yollardan geçerek gelen siyasi oluşumlar bizdeki gibi muvaffak oldular. Buna İran'da Hatemi'yi de dahil edelim. İslami coğrafyada bu tür göstergeleri neye bağlıyorsunuz? Durumlarını, bir model olarak görüyorlar ve "Dini demokrasi", "İslami demokrasi" olarak sıfatlandırıp örnek olmak istiyorlar.

H.K.: Onlar bizden biraz farklı. Çünkü demokrasi ile bağdaşır buldukları bir İslam yorumunu referans olarak alıyorlar ve bunu ilan da ediyorlar.
İran'da, Pakistan'da, Fas'ta ve bazı Orta Doğu ülkelerinde bizdeki gibi bir laiklik anlayışı ve o laikliğin güçlü bekçileri olmadığı için oradaki insanlar İsamı referans olarak almak ve ilan etmekten çekinmiyorlar. Diyorlar ki, biz Müslümanız ve hayatımızın her safhasında, her alanında İslam'a bağlı kalacağız.

Neden bu İslami hareket örnekleri demokrat da, başka İslamî hareket örnekleri demokrat değil?

H.K.: Bunların demokrat olmaları, ötekine karşı tavırlarında ortaya çıkıyor. Ötekini iki şekilde ele alalım: Bir, gayr-i müslimler, iki, Müslüman olup da, Müslümanlığı gevşemiş olanlar. Şimdi bunlara karşı tavır ve yaklaşımları radikal değil, uzlaşmacı. Ama bu uzlaşma dinde taviz vererek olmuyor. Mesela "sen içki içiyorsan, tamam İslam'da bu da vardır zaten, diyerek değil, İslam'da içki haramdır. Ama ben sana bugünkü dünyada ve bugünkü şartlarda, kendi özel alanında içki içtin diye müdahale etmem, mekanını basmam, aramam, dövmem, cezalandırmam" diyor. "Faiz haramdır. Sen istersen banka kurarsın. Ben iktidara geldiğimde senin faizle işleyen bankanı kapatmam, ben faizsiz işleyen banka da kurarım. Sana gelen sana gelir, ona gelen ona gelir. Ortada bir rekabet olur..." diyor. "Ben bir tarikatı, bir mezhebi, bir İslam yorumunu ülkemin bütün insanlarına dayatmıyorum. Ben insanlara inandıkları gibi yaşama imkanı tanıyorum, ben bu özgürlüğü ihtiva eden bir İslam anlayışını referans olarak alacağım. Size vaat ettiğim bu özgürlüklerinizi ortadan kaldırmamak kaydıyla, İslam'ı uygulayacağım" diyor. Biraz Sudan'da, biraz Pakistan'da bunu görmeniz mümkün. Biraz diyorum, tam değil... İran'da Hatemi sonrasında biraz bunu görmeniz mümkün...

Demokrasinin başına 'din'in gelmesini nasıl değerlendiriyorsunuz?

H.K.: "İslamî demokrasi" veya "İslam demokrasisi" diyorsunuz. Bence İslamî demokrasinin anlamı var. Biraz önce tarif etmeye çalıştığım demokrasi anlayışına siz İslamî diyebilirsiniz. Çünkü, siz İslam'ı referans olarak alıyorsunuz, ama başkalarının hak ve özgürlüklerini azami ölçüde tutuyorsunuz ve seçimle gelip seçimle gidiyorsunuz. Bu rejimde yükselen değerler ve umumi ahlak İslamî oluyor. İslamî'liği bu. Peki demokrasiliği nerede derseniz; bu, programınızı halka sunuyorsunuz, halk sizi seçerse iktidara geliyorsunuz, halk git derse gidiyorsunuz.

AKP ile benzerliği, paralelliği var mı?

H.K.: Bizde herhangi bir İslamî grubun ortaya çıkıp da, "ben İslamı referans alan bir demokratik siyasal yapı oluşturmak istiyorum" demesi mümkün değil. Rejim buna müsait olmadığı için ortada iki yol vardır. Bir, "ben İslamı referans alarak devlet olmak ve bunu, demokrasiyi kullanarak değil, güce dayanarak gerçekleştirmek istiyorum" diyenler. Bunlar zeminin altında kalmak durumundadırlar. Yani böyle diyenler varsa, faaliyetlerini gizli yürütmek durumundadırlar. Ben Türkiye'de bunların sayılarının az, imkanlarının da zayıf olduğunu düşünüyorum. Onun için Türkiye'de bu açıdan gizlenmiş bir tehlikeden söz edenlerin, bu tehlikeyi kasten abarttıklarını ifade etmek istiyorum. Bunun ötesinde açıklayamadığı için adına İslam demeyip de başına milli, millet... gibi bir kelime getirerek bir proje sunanlar var. İslamı kamusal alanın düzenlenmesinde bir kaynak olarak alacağınızı gizlemek suretiyle ve demokrasiyi kullanarak böyle bir projeyle yola çıkıyorsunuz. Biz son 10-20 yıl içinde bu tür teşebbüsleri de yaşadık. Kanaatime göre bu tür teşebbüsler demokrasi açısından tehlike içeren teşebbüsler değildi; ama demokrasiyi, seçimle gelip seçimle gitmek şeklinde almamız şartıyla. Fakat Türkiye bunları da kaldıramadı. Yani siyasiler olarak hem Müslümanca yaşamayı, hem de iktidara geldiklerinde kamusal alanı düzenlerken, ötekilerin hak ve özgürlüklerini zedelemeden, İslamı referans olarak alacağını üstü örtülü olarak ifade etmek suretiyle siyaset yapanları da Türkiye kaldıramadı.
Kanaatime göre Müslümanlar -bunlara Müslüman demokratlar da diyebilirsiniz- 3. bir tarz deniyorlar. Bu defa bunu kelimelerle de gizlemiyorlar. Açık ve samimi olarak diyorlar ki, "biz özel hayatımızda Müslümanca yaşadığımız gibi kamusal alanda da başkalarının hak ve özgürlüklerine zarar vermediğimiz sürece Müslümanca yaşayacağız. İnancına göre yaşamak isteyenlere de özgürlük alanı açacağız. Ama samimiyetle söylüyoruz ki, referansımız İslam değildir. Referansımız evrensel, siyasi, hukukî, ahlakî değerlerdir..." Tabii bu yaklaşımı ileri sürerken inançlarıyla ters düşmediklerine dair bir şuura, bir anlayışa sahip oldukları da açıktır. Siyasete böyle yaklaşan bir üçüncü kuşak ortaya çıkmış oldu.

AKP iktidarı (yükselişi) ile soğuk savaş dönemi tarzı, İslamî hareket anlayışı bitti. Yeni dönemde, yeni tarz bir İslami hareket başlıyor, yorumları yapılıyor. Sizin de 3. kuşak dediğiniz bu çerçevede örtüşüyor mu?

H.K.: Hayır. Tarihten günümüze Müslümanların farklı yaklaşımları hiçbir zaman ortadan kalkmaz. Sadece azalır-çoğalır, güçlenir-zayıflar. Herkes için hayırlı olan, İslamî yaklaşımların ve İslamî hareketlerin hakim olmasını istiyorsak yapacağımız şey, karşılıklı hoşgörü, hak ve özgürlüklerin kısıtlanmaması, insanların inandıkları ve inanmadıkları gibi yaşamalarına imkan veren ama yine de bu insanların tarihten gelen müştereklikleri üzerine bir ortak bilinç oluşturan ve böylece de birbirleriyle kenetlenmiş bir millet, bir toplum oluşturarak insanımızı yaşatmayı hedefleyen bir siyasal sisteme şans tanımaktır. Buna şans tanıdığımız takdirde herkes için hayırlı olan İslamî hareket galip olur.

AKP İslami bir proje mi?

H.K.: Hayır. Bana göre bu 3. dalgaya, 3. tecrübe giriyor. Benim samimi inancım; AKP, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının bütününe, herhangi bir İslamî vecibeyi dayatmayı asla düşünmüyor. Onlar şunu istiyor: Hem siyaset yapanlar, devleti yönetenler, hem de halk, başkalarının hak ve özgürlüklerine zarar vermedikleri sürece, hayatın bütün alanlarında bırakın inandıkları gibi yaşasınlar.

Bunun bir başka ifadesi şöyle mi: İslami kimlikle siyaset yapmak, İslamla değil?...

H.K.: Evet, doğru. Siyasetçiler açısından baktığınızda böyle tanımlayabilirsiniz.

Dini metinlerin geleneksel ve modernist okumaları hep tartışılır. Siz dini metinleri nasıl okuyorsunuz?

H.K.: Ben İslamî metinleri Batılıların dini, edebi metinleri ve mimari eserleri okumada kullandıkları yöntemlerle okumuyorum. Ben, klasik usulcülerin metoduyla yani ictihat metoduyla okuyorum. Fakat kendimi belli bir mezhebin usulüne bağlı görmüyorum. Metodoloji üzerine yapılmış bütün çalışmaları, benim anladığım sahih İslamın ilkeleri ile çatışmayan gayretleri gözden geçiriyorum, onlardan yararlanıyorum ve ictihat metoduyla bakıyorum. İctihat, bizim klasik ictihadımızda 3'e ayrılır: Beyan ictihadı, kıyas ictihadı, mesalih ictihadıdır. Bunları nazar-ı itibara aldığınızda fayda-zarar açısından da metinleri okuyorum. Bu çağda, içinde bulunduğumuz şartlarda herhangi bir metni eğip bükmeden, indiği zaman neyi kastediyorsa, asırlar boyunca nasıl anlaşılmışsa öyle anladıktan sonra, o kuralı bugün bir fert veya toplumun hayatına uyguladığımda zarar oluşacaksa, dinin amacına ters düşen bir durum ortaya çıkacaksa, bu sefer belli bir ayeti, belli bir hadisi değil, yüzlerce ayet ve hadisin ona tercih ettiği maksadı nazar-ı itibara alarak çözümler üretiyorum.

Konuştuklarımız, özü itibariyle din, kültür, ahlak ve siyaset gibi değerlerle birlikte bir yaklaşım alanının açılmasına dönük konular. Öyleyse İslam düşüncesinin siyasi ufku nedir? sorusu çok önemli, değil mi?

H.K.: İslam düşüncesi hür, siyasî ufku o kadar hür olmayan iki alandır. İslam düşüncesinden siyasî ufka geçtiğinizde, gelip bir dünyaya konmanız gerekir. Ayağınızı zemine basmanız gerekir. Biz, İslamdan mülhem olarak kafamızda ütopya ülkeleri oluşturabiliriz ama o ülkeleri, o toplumları yeryüzünde var etmek istediğimizde, bugün yeryüzünde varolan sosyal ve siyasal vakıadan yola çıkmamız gerekir. Böyle baktığımda, çağımızda İslam düşüncesinden doğabilecek siyasal sistemin bu konuşmanın pek çok yerinde temas ettiğimiz İslami demokrasi olabileceği ve olması gerektiği sonucuna varıyorum.



11 Bu röportaj Mehmet Gündem tarafından yazar ile Bilgi-Düşünce dergisinin Ocak sayısı için gerçekleştirilmiştir. Bknz. Bilgi-Düşünce (BD), Yıl: 1, Sayı: 4, Sayfa, 48, Ocak 2003

  Şu anda sayfası gösterilen kitap.
Bu Kitapta:
Önceki Başlık
Sonraki Başlık
İçindekiler
Site Sayfaları
Ana Sayfa
Hakkında
Makaleleri
Kitapları
Soru Konuları
Soru Listesi
Hayrettin Karaman`ın Sohbetleri
Şiirleri
Bütün site içeriğinin genel kelime indeksi.
Sitede Arama
Hayrettin Karaman'ın Siteye Son Eklenen Yazıları
E-posta
Siteyi Link ve Kaynak Gösterimi
m.HayrettinKaraman.net Mobil-Metin Versiyonu Hakkında

Facebook Sayfası:

Bulunduğunuz Sayfayı:



Sayfa başına gider Siteden rastgele bir sayfa seçer. Hafızadaki önceki sayfaya döner Hafızadaki sonraki sayfaya döner
   
Bu Kitapta: Önceki Başlık Sonraki Başlık İçindekiler