www.HayrettinKaraman.net: İslâm Hukuku Profesörü Hayrettin Karaman'ın Web Sitesi
Siteden rastgele bir sayfa seçer. Hafızadaki önceki sayfaya döner Hafızadaki sonraki sayfaya döner
 


Halifelik, şeyhülislâmlık ve ruhbanlık

Önce bir hususun açıklığa kavuşması gerek. Kur'an'daki hilafet kelimesi, özellikle siyasî anlamdaki hilafet değildir. Kur'an'daki hilafet, yerin ve göklerin sahibi olan Allah'ın insanlara, buralarda yaşama ve tasarrufta bulunma hakkı vermesi manâasında olup imkân ve kabiliyet olarak bütün insanları kapsıyor. Allah'ın rızasına uygun hilafet ise Allah'ın iradesine göre yaşamak isteyenleri, bunun için çaba sarf edenleri ifade ediyor.
Müslüman fert ve cemiyet Allah'ın iradesini O'nun kitabına ve Peygamberi'nin (s.a.v.) sünnetine bakarak, bunları anlayarak, yorumlayarak, kıyas yaparak; yani ictihad ederek keşfedecek, ortaya çıkaracak ve uygulayacaktır. Uygulama mecburiyeti de güce, imkâna bağlıdır. Hiçbir kul, gücünün yetmediği şeyle yükümlü değildir. Hz. Peygamber'in vefatından sonra toplumu Allah'ın iradesine göre yönetmek için kurulan siyasi düzenin adına hilafet, başkana da halife diyenler sahâbedir; yani beşerdir. Halifenin seçilişi, hak ve vazifeleri de ictihad ile belirlenmiş, bu sebeple değişik şekiller de ortaya çıkmıştır. Bugün fert ve cemiyet, Allah'ın iradesine göre yaşamak için uygun buldukları siyasî düzeni kurarlar, adına hilafet de demeyebilirler. Siyasî olarak bu düzeni kurmanın önünde güçlü engeller varsa, amel ve mücadelelerinin hedefini değiştirirler, uygun siyasi düzeni kurmayı uygun zaman ve zemine ertelerler, öncelikli olarak fertlerin iyi birer müslüman olmaları için eğitim ve öğretime, sivil toplum faaliyetlerine yüklenirler. Böyle yapmaz da önce "Hilafet, İslam devleti vb." derlerse, İslam'a ve müslümanlara zarar verirler, mevcut imkan, hak ve özgürlüklerin de elden kaçmasına sebep olurlar.
Şeyhülislâmın kabine üyelerinden olamayacağı ve yalnız halîfe vekîli ve İslâm cemâatinin reisi olduğu için kabinede geçici olarak, yani şer'î mahkemelerden kazâ işleri alınarak büsbütün adliye nezâretine verilmesi ve meşîhat dairesinin hükûmet işlerinden el çektirileceği zamana kadar bulunabileceği, buna binaen de Meclis-i Meb'ûsana gelmemesi gerektiği ileri sürülmüş idi.1
Bu mütâlâaya göre; Osmanlı hükûmeti, meşrûtiyeti kabûl etmekle âdetâ İslâmî hükûmet olmaktan çıkmış oluyor, İslâm ile yeni medeniyet ve meşrûtiyet usûlünün telif edilemeyeceği ihsas ediliyor, şeyhülislam ve halîfe birer rûhânî reis telâkki ediliyor, ayrıca meşrûtiyet vekiller heyeti için muayyen bir sayının gerekli olduğu kanâati ızhar edilmiş demek oluyordu.
Her şeyden önce İslâmiyet, ruhbanlık esâsına dayanan rûhânî reisliği hiçbir zaman kabûl etmemiştir. Çünkü hükümleri arasında rûhânîliğe ait bir meselesi yoktur. İslâmiyet'te rûhânî denecek bir şey varsa ilim ve marifettir, bilginlerine bilgi sahibi olmaktan başka bir sıfat vermez. Rûhâniyet, ibâdetlerin rûhî ve vicdânî hissiyattan ibâret olması inancına dayanan bir felsefenin gerektirdiği bir şeydir ki, buna göre maddî işlerden hiçbirisi ibâdet olamaz. Meselâ haram yememek için meşrû yollardan geçimlik kazanmak ibâdet telâkki edilmez. Dünya işlerinden hiçbirinde âhirete ait sevap gözetilmez. Buna göre de rûhâniyet anlayışına sahip olanlar ibâdetle meşgul olmak isteyince dünyayı terketmeye mecbur olurlar.
Bir de rûhâniyet esasında "hulûl felsefesi"2 mevcût bulunduğu cihetle, rûhânî reislere mukaddeslik ve lâyuhtîlik3 sıfatları takılır. Bunlar beşer üstü bir kudrete sahip telâkki edilir ve kendilerine gösterilen saygıda başka bir renk bulunur.
İslâmî hükümlere göre, Hıristiyanlıktaki ruhbaniyet bile, "Üzerlerine bizim yazmadığımız fakat kendilerinin gûyâ Allah'ın rızâsını kazanmak için ortaya attıkları ruhbâniyete bile gereği gibi riâyet etmediler; içlerinde inanmış olan kimselere ecirlerini verdik; ama çoğu yoldan çıkmışlardır"4 âyetinin ifade ettiği üzere, sonradan uydurulmuş ve ona da riâyet edilememiştir. Gerçekte de medeniyetin ilerlemesiyle siyâsî işlerden el çektirilmeye lüzum görülmüştür. Bunun içindir ki Avrupa'da yazılmış hukuk-u siyâsiyye kitaplarının bir bahsini de "rûhâniyetin cismâniyetten ayrılması" meselesi işgâl etmiştir. Çünkü mesele İslâmî mizaç bir yana bırakılarak ele alınmıştır.
Halbuki İslâmiyet; rûhâniyet felsefesini kökünden yıkıp "İslâm'da ruhbanlık yoktur" nassına dayanarak dinlerin, dünya işlerine karışmasına mânî durumların başlıcası olan esaslara sed çektiği sırada ruhbâniyeti de kaldırmış, ictimâî husûsiyetleri teyid, beşerî mükellefiyetleri birbirine benzer şekilde tanzim ve eşitliği tahkîm etmiştir.
İnsanın yaratılışına en uygun din olan İslâmiyet'in fıtrî oluşu "bir medeniyet dünyasında tatbiki zarûrî" demek olduğundan, bugün medeniyet İslâmiyet'i, isminden başka bir şekilde tatbik ediyor ve ne çare ki din olmak üzere tutmuyor. İslâmiyet'in ibâdetlerinde bile rûhâniyet esası yoktur. Yalnızca iman ve itikâd kaidelerinde ilim ve mârifet esası vardır. Fakat imânın ilgili bulunduğu hususlar maddîdir: Namazlar, oruçlar, zekâtlar, haclar, Allah'ın kullarına hizmet etmeler, insanlarla muâmele ve münasebetlerde helâl ve haramı ayırmak, adâlet ve eşitliği tatbik, ilim ve mârifet yolunda koşmak, merhameti her şeye yaymak, insanlığa Allah korkusunun icaplarını tam tatbike hep maddî denebilir.
Felsefe ve mukayeseli dinler tarihi kitaplarında görülüyor ki rûhânîler İslâmiyet'i, ibâdetleri maddî olarak icrâ etmekle ittihâm etmek istiyor ve gerçekte onu takdir etmiş oluyorlar.
İslâmiyet'te rûhu kabûl etmek, rûhâniliği kabûl etmek demek değildir. Rûhun madde veya maddî olmadığı sabit bile değildir.
Cuma, Bayram ve Hacc gibi İslâm'ın şiar ve sembolleri arasında bulunan toplu ibâdetlerde halkın aydınlatılmasına, ibret almasına, dünya ve âhiretten haberdar olmasına ve bunun da İslâm birliğini bozmamasına büyük önem vererek hutbelerde bir siyâsî nokta gözetmiş ve hatîbin tayinini devlet başkanının iznine bağlamıştır. Bu da rûhâniyetten ziyade cismâniyet ile alâkalıdır. İslâmiyet cemiyetin hukûku ve insanların muâmelelerinin intizamını temin ile insanlık dünyasının kötülüklerden arınması, dînî ve uhrevî vazifelerin iyi bir şekilde tevziî ile son hedef olan saâdete doğru terâkkîsi, hâsılı Allah ve kul haklarının tam olarak korunması için vazedilmiş bulunan umûmî hükümlerini tatbik edecek, muâmelât ve ukubât isimleri altında hulâsa edilen siyâsî, hukûkî, ictimâî, cezâî.. kanunlardan ibâret bulunan hükümlerinin icrâsını üzerine alacak bir "icrâ kuvveti"nin bulunmasını gerekli görür ve ona da "imam, halîfe" adını verir.
Halîfe bir taraftan kendisine bey'at eden ümmetin vekâletini diğer taraftan kendisinin de diğer teb'a ferdleri gibi uymaya ve uygulamaya memur ve mecbûr oduğu kanunun Vâzı ve Şâri'i'nin, icrâ bakımından niyâbetini haizdir. Ve hiçbir zaman şahsî ve müstebit reyi ile o kanunu çiğneyemez. Çiğnerse milletin hâkimiyeti hükmünü yerine getirir. Buna binâen İslâmiyet'teki hilâfet, şer'î kanunun icrâ kuvvetinin reisliğinden başka bir şey olmadığı cihetle rûhânî reisliğe benzemez. Hilâfet, meşrûtî-İslâmî bir hükûmetin reisliği demektir. Bunun için yabancı memleketlerde bulunan müslümanlar üzerinde velâyeti yoktur. Fakat müslümanlar mânevî bir bağlılık duygusu beslerler. Galebe ve sulta mânâsını taşıyan saltanat netice itibârıyla istibdâdı da içine aldığından artık hürriyet devrinde, kelime olarak meşrûtiyete uygun düşmediği bazı kimselerce vehmedilen hilâfetin mânâsını meşrûtiyetin gereklerinden olarak tanımak zarûrîdir. İslâm'ın temel kanununun, herkesçe kabûl edilen adâlet ve eşitlik prensipleri gereğince, teb'adaki millet ve dinlerin farklılığı bu esasa hiç mânî olmaz. Çünkü onların bir meşrûtî hükûmet başkanına karşı durumları değişmiş olmaz. Padişah, imparator, kral isimlerinin muayyen bir millet tarafından konması bir mahzur teşkil etmezse, aynı mânâda hilâfet kelimesinin İslâm'dan gelmesinin de mahzuru olmaz.
Siyâset-i şer'iyye kitaplarında açıklandığına göre halîfe, zaman ve mekânın gerektirdiğine göre kazâ, idâre, askerlik vs. gibi husûslarda müslüman ve gayr-i müslim vekil ve vezirler teşkil eder. Ve gerektiğinde yalnız selâhiyet verme (tefvîz) ve icrâ (tenfîz) kendi elinde olmak üzere, bütün başkanlık (imâmet) ve hükûmet işlerini bir vezir-i a'zama, bir başvekile verir. Bu vekiller arasında ayrı bir rükün (hükûmet üyesi) olmak ve fakat müslüman bulunmak şartıyle bir kâdı'l-kudât ve müfti'l-enâm da bulunur.5 Râşid Halîfeler, Emevîler, Abbâsîler, Selçuklular devirlerinde şeyhülislamlar bu kâdı'l-kudâttan ibâret idi. Ve hiçbirinde İslâmlar bir rûhânî reis tanımamışlardı.
Eski Osmanlı teşkilâtında şeyhülislâmlar, husûsî esas vazifelerinde bazı farklılıklarla beraber yine bu noktadan teşkil olunmuşlar ve bu sûretle adliye ve maârif işlerine nezaret etmişlerdi. Yani çeşitli dairelere bölünmüş bulunan hilâfet vazifesinin bazı kısımlarında vekâlet etmekte idiler. Maârif bakımından medreselere, adliye yönüyle mahkemelere nezaret ediyorlardı ve vekiller heyeti kurulduğundan beri de Sadrıâzam maiyetinde has meclisin erkânından bulunuyorlardı. Medreselerde sonradan fünûn kısmının bırakılması yüzünden son teşkilâtta mektepler açılarak maârif nezâreti kurulmuş ve meşîhatte maârife ait olmak üzere yalnız medreseler ve mekteb-i nüvvâb6 kalmıştır. Devletler ve milletlerarası münâsebetler ve antlaşmalar icabı memleketimizde görülmesi gereken bazı dâvâların fıkıh kaidelerine uygun kılınması fedâkârlığında bulunulmadığı için bu gibilere ait olmak ve "nizâmî dâvâlar" denilen bu gibi meselelerin muhâkemesine mercî bulunmak üzere "nizâmî mahkemeler" teşkiline sebebiyet verilmiş, bu dâvâlara mercî olmak için adliye nezâreti kurulmuş ve ta'zîrî7 cezâ dâvâları da buraya verilmiştir. Böylece adlî kuvvet memleketimizde ikiye bölünmüştür. Bununla beraber muhîtimiz icabı ne meşîhat dairesinin asıl vazifesi elinden alınmış, ne de nizâmî dâvâlar fıkhın şümûlüne alınarak adliye nezâretinin lüzumsuzluğu cihetine gidilmiştir. Bu sebeple kabinemizde iki cihetten bir fazlalık görülüyor. Birincisi: Ya adliye nezareti yahut da meşihatten biri; ikincisi: Halîfe tarafından tayin edilmesi bakımından ya sadrıâzam veya şeyhülislâmdan biri...
Halîfe vekili olmak yalnız şeyhülislâma ait olmadığı gibi rûhânîlik ile de ilgisi bulunmadığından şeyhülislâmlar; kabine üyelerinden ve icra kuvvetinin cüzlerinden birisi bulunmak sıfatından başka bir şekilde İslâm nazarında yer bulamaz. Ve hiçbir zaman bir rûhânî reis sayılamaz. Kendisine karşı beslenen husûsî hürmet ise İslâmiyet'in, ilmin şerefine verdiği ehemmiyetten başka bir şeye bağlanamaz...
Gerçi meşrûtiyet ile idare edilen ülkelerde hükûmet başkanı yalnız başvekili tayin ediyor ve bazılarında başvekil aynı zamanda bir vekâleti de deruhte ediyor. Bunu meşrûtiyette değişmez kanun saydıracak ve Şarkı bu bakımdan da Garbı taklide sevkedecek bir delil varsa onun da çaresi vardır. Zirâ başvekâlet ile meşîhatın bir elde toplanmasında bir engel bulunmadığı gibi fazla görülenlerden birinin diğeriyle birleştirilmesi de mümkündür. Fakat hiçbir şekilde geçicilik meşîhate mahsustur denemez. Ve denecek olursa İslâm cemaati o zaman bir rûhânî reis aramaz. Çünkü İslâm cemâatinin reisi devlet reisinden başka bir şey olamaz. Devleti bu şekilde bölmek, "devlet içinde devlet" demektir. Madem ki durum böyledir, şeyhülislâm herhalde millet meclisine karşı mesul ve gerektiğinde cevap vermeye ve açıklama yapmaya mecburdur. Hatta İslâm'a göre en büyük mesuliyet bilginlere aittir. Şeyhülislâmların meclise gelmesi hiçbir zaman İslâmiyet'e aykırı değildir. Hatta ihmâl edilerek en mühim bir daireyi, istibdâd eline bırakmak suretiyle suiistimâle meydan verilmesi, makamın papalık gibi mukaddeslik ve yanılmazlık muâmelesi görmesi, İslâm dîninin temel felsefesine aykırıdır.
Hulâsa şeyhülislâm devlet memuru olmaktan başka bir şey değildir. Ve bu sıfatla meclise gelir. Makamına lâyık bir zât ise, olduğu kadar hem makamı ve hem de şahsı itibârıyla alkışlanır. Değil ise yalnız; şahsına ait olmak üzere hürmet görmekten düşer, hattâ aksi de olabilir.
İşte halîfesini, düşkün ve fakir bir teb'asıyla aynı seviyede muhâkeme eden İslâmiyet'in hükmü budur. Bundan ötesi hurâfelerdir.



1 Zamanımızdan 66 sene önce müfessirimiz M. Hamdi Yazır (Küçük Hamdi Efendi) tarafından kaleme alınan ve sadeleştirerek sunduğumuz bu yazıda günümüze de hitap eden kısım; "İslam'da ruhbanlık olmadığı, kul ile Allah arasında papaz manasında vasıta bulunmadığı, dünya işlerini dürüstlük ve meşrutiyet içinde yürüten bir müminin aynı zamanda ibadet etmiş olacağı, din ve dünya işlerinin birbirinden ayrılmayacağı..." hususlardır. Beyanü'l-Hak, C.1, Sayı: 22, s. 511 vd.
2 Hadid: 57/27
3 Yanılmazlık
4 Aynı manada (lafız aynı değil) hadisler için bkz. Darimi, Sünen, Kitabu'n-Nikah, Bab:3, İbn-i Hanbel, Müsned, c. VI, s. 226
5 Müfti'l-Enam: Milletin, halktn müftüsü demek olup Şeyhülislamlar için bazı devirlerde kullanılmıştır.
6 Kadı ve naib yetiştiren mektep
7 Takdiri yönetime bırakılmış

  Şu anda sayfası gösterilen kitap.
Bu Kitapta:
Önceki Başlık
Sonraki Başlık
İçindekiler
Site Sayfaları
Ana Sayfa
Hakkında
Makaleleri
Kitapları
Soru Konuları
Soru Listesi
Hayrettin Karaman`ın Sohbetleri
Şiirleri
Bütün site içeriğinin genel kelime indeksi.
Sitede Arama
Hayrettin Karaman'ın Siteye Son Eklenen Yazıları
E-posta
Siteyi Link ve Kaynak Gösterimi
m.HayrettinKaraman.net Mobil-Metin Versiyonu Hakkında

Facebook Sayfası:

Bulunduğunuz Sayfayı:



Sayfa başına gider Siteden rastgele bir sayfa seçer. Hafızadaki önceki sayfaya döner Hafızadaki sonraki sayfaya döner
   
Bu Kitapta: Önceki Başlık Sonraki Başlık İçindekiler