www.HayrettinKaraman.net: İslâm Hukuku Profesörü Hayrettin Karaman'ın İnternet Sitesi
Siteden rastgele bir sayfa seçer. Hafızadaki önceki sayfaya döner Hafızadaki sonraki sayfaya döner
 


Gürüz Sayıklıyor

YÖK Başkanı Prof. Dr. Kemal Gürüz saltanatının sona ereceğini anlayınca Atatürkçülük, milliyetçilik, çağdaşlık gibi değerleri istismar ederek kurtuluş yolları aramaya koyuldu ve siyasetçi olmadan siyasete soyundu. Karşısına, çeşitli baskılarla susturduğu rektörleri veya öğrencileri alıyor, kimseden bir itiraz gelemeyeceğini bildiği için esip savuruyor. İnsan onu dinlerken, uyanık, bilinci yerinde bir kimsenin konuştuğunu değil de, içinde bulunduğu psikolojik sıkıntılar yüzünden rüyasında kâbus gören birinin sayıkladığını zannediyor. Böyle sanıyor; çünkü şurasından burasından ilme bulaşmış bir şahsın uyanık iken, başkalarının duyduğunu bilerek böyle konuşması mümkün değildir. Niçin mi mümkün değildir? Çünkü söyledikleri yanlış olmanın ötesinde saçmadır, tutarsızdır, istismarı da içerdiği için ahlaka aykırıdır.
Şimdi Gürüz neler sayıklamış bunlara bir bakalım:
"Türkiye'de molla rejimi olmasını isteyenler, Türkiye Cumhuriyeti'ni, çağdaş çizgiden saptırmak isteyenler, entarisiyle dolaşıp Vahabi bataklığı özleminde olanlar vardır. Yani, Türkiye Cumhuriyeti'ni Atatürk'ün çizdiği yoldan saptırmak isteyenler olduğu bir gerçektir. ABD'deki ikiz kulelere yapılanlar, köktendinci terörün açık bir göstergesidir. Bunun finans kaynağı ve fikri yapısı, Vahabi bataklığı ve molla rejimidir. Vahabi bataklığı olan Pakistan'da, medreseler açılmış ve Taliban orada yetişmiştir. Oysa, üniversitelerin tarihsel bir özelliği, bilimsel açıdan sınırları var. Üniversitelere, bilim ve yasalarla halkı aydınlatma görevi verilmiştir. Bunların dışında başka şeylere, üniversitelerde müsaade etmeyiz, etmedik ve etmeyeceğiz."
Gürüz'ün Vehhabîlik, Talibân, İkiz kulelere yapılan saldırı, köktendinci terör konularında söyledikleri medya dedikodularına dayanıyor; ilmi araştırmalar ve tarafsız kuruluşların raporları bu dedikodulardan farklıdır. Vehhâbîlik ile "entarisiyle dolaşmak" arasında bir ilişki kurmak yalnızca insanı güldürmeye yarar. Eğer bu uzun entari giyenler ile Aczimendîler arasında bir ilişki kurmak istiyorsa bu daha da vahim bir hata; çünkü Aczimendîler tasavvufa dayanıyor, Vahhâbîler ise tasavvufa karşıdır. Tükiye'de sözü edilmeye değer bir "entari ile dolaşma" olayı yoktur. Tâliban Pakistan'da okumuştur, okudukları medreselerde selefî çizgi (İslam'ın lafızcı-katı yorumu) hakimdir (Pakistan'da farklı çizgide medreseler ve okullar da vardır), Vehhâbîler de selefî olduklarından arada benzerlikler vardır, ama yine de Tâlibân Vehhâbî değildir. Taliban'a izafe edilen din anlayışı Afganistan halkı ve benzerleri arasında oldukça yaygın bir anlayıştır.
İkiz kulelere yapılan saldırının fikrî yapısını ve finans kaynağını İran'a ve Vehhâbîlere bağlayan ifadeler dedikodudur. Bu iddialar ispat edilmiş değildir. Vaktiyle ABD'nin, Hiroşma'yı bombalayabilmek için kendi limanına, Japon saldırısı süsü verek saldırdığı gibi ikiz kulelere saldırıyı da kendisinin düzenlediği veya gerçekleşmesine yardımcı olduğu konusunda ciddi şüpheler vardır. Üsame b. Ladin'in yaptıklarını (yaptığı iddia edilen şeyleri) Vehhâbîliğe veya köktendinciliğe bağlamak da tutarsızdır; Vehhâbîliğin vatanı olan Suûdî Arabistan Devleti ile Üsame'nin arası açıktır, Suûdîler Üsâme'ye, ABD yöneticilerindenden daha ziyade düşmanlık beslemektedirler. Üsame'yi motive eden şey "zulüm"dür; ona göre "ABD ve İsrail müslümanlara zulmektedirler, zalime karşı bütün imkanlar kullanılarak mücadele etmek gerekir".
"Türkiye'yi, Atatürk'ün çizdiği yoldan saptırmak isteyenler" vardır, olacaktır. Türkiye bunlara karşı Cumhuriyet kurulduğu günden beri mücadele etmektedir. Bugün hem sola (komünizme), hem de köktendinciliğe saptırma hareketleri yok mesabesindedir. Yeni iktidarın ise böyle bir misyonunun olmadığını bilmeyen yoktur. Durum bundan ibaret iken yel değirmenlerine karşı, "bunlar büyük düşman, yok edilmeleri gerekir, hücuuum!" diye bağırıp koşan birine ancak, "rüyada kendisini Donkişot olarak görmüş" denebilir. Ayrıca böyle bir mücadelede üniversiteye düşen pay "ilmi faaliyet"tir; çirkin politika değildir. İlmi köstekleyen, ideolojik kamplaşmayı körükleyen, ilmin canı olan özgürlüğü ortadan kaldıran bir yönetimin ise "ilmi faaliyet" ile olumlu bir ilişkisi kurulamaz.
"Her türlü akım okutulabilir. Ayrımcılık, çoğulculuk, faşizm, komünizm, Vahabi bataklığı ve molla rejimi de okutulur. Ama, bu size, Türkiye Cumhuriyeti'ne dar'ül-harp deme hakkını vermez. Böyle derseniz, kapı önüne konulursunuz. Türkiye Cumhuriyeti'nin yapısını bozacak, milli birlik ve beraberliği zedeleyecek bilim ve insanlık dışı akımlar propaganda yapılacak ve terör zemini oluşturulacak hale getirilemez."
Cari rejime aykırı olan düşünce ve cereyanların üniversitelerde okutulmasına izin vermesi ileri bir adım; bunu da yaslaklayabilirdi. Ancak bunları okutan bir hocanın ilmi kanaat olarak "Türkiye'nin dâru'l-harb" olduğunu söylemesi halinde derhal kapının önüne konulması, öğretim üyeliğinde uzaklaştırılması, üniversite ve düşünce özgürlüğü bakımından çok tartışma götürür ve kabul edilemez. Fıkha (İslam Hukukunu da içeren İslami ilim dalına) göre bir ülkenin dâru'l-harb olup olmadığını tespit etmenin ölçütleri vardır ve bu ölçütler mezhepler arasında (doktrinde) tartışmalıdır. Mesela Hanefî mezhebi'nin büyük imamı Ebû Hanîfe'ye göre Türkiye'ye dâru'l-harb değildir; çünkü a)hala burada bazı İslamî hükümler uygulanmaktadır, b)bütün sınırları müslümanlarla savaş halinde olan gayr-i müslim ülkler tarafından kuşatılmış değildir, c) müslümanlar can güvenliğine sahiptirler. Ebû Yûsüf ve Muhammed gibi hanefî müctehidlere göre ise dâru'l-harbdir; çünkü İslamî rejim yürürlükte değildir. Görüldüğü üzere Türkiye'nin, fıkıh ilmine göre, ülkeler arası ilişkiler bakımından değerlendirilmesi ideolojik değil, ilmî bir meseledir ve farklı ictihadlara konu olmuştur. İyi ki Ebû Yûsüf ve Muhammed gibi iki büyük hukuk alimi Gürüz'ün üniversitelerinde hocalık etmiyorlar; yoksa derhal kapının önüne konacaklardı! Üniversiteler bütün düşüncelerin ve yaklaşımların özgür olarak tartışıldığı ilmi mekanlar olmalıdır; orada bir görüşü propaganda olarak niteleyip sahibini cezalandırmak çok gerilerde kalmış bir yaklaşım, bir turumdur.
Düşüncenin ve sözün propaganda sayılıp teröre zemin teşkil etmekle nitelendirilerek sahibinin cezalandırılması, düşünen ve konuşan insanların, keyfî ve tarafgirce değerlendirilmeler yapılarak zarar görmelerine sebep olur. Bu sebeple düşünce ve söz, "görüş açıklama" sınırı içinde kaldığı sürece asla suç olmamalıdır.
Gürüz şunu da söylüyor: "Konuşacağız, maliyeti ne olursa olsun. Herkes konuşacak, üniversiteler susacak. Böyle bir şey olur mu?"
Bu sözlerde bir çelişki hemen dikkat çekiyor: Bir yandan herkesin konuştuğu bir zeminde, üniversitenin susturulmasına (Kim susturuyorsa!?) ısyan ediyor, diğer yandan üniversitede kendisine göre uygun olmayan şeyleri söyleyen hocaları kovmaktan söz ediyor; yani kendisi üniversiteyi susturuyor. Gürüz ne kadar söz hakkına ve ilim adamı haysiyetine düşkün ise diğer hocalar da o kadar düşkündür; işte bu yüzden bazıları "maliyeti ne olursa olsun" diyerek konuşmuşlar ve sonunda öğretim üyeliğinden ayrılmak durumunda kalmışlardır. İzin verilirse uzağa gitmeden kendimi örnek olarak sunayım: M.Ü. İlahiyat Fakültesinde öğretim üyeliği yaptığım günlerde dört kere konuşmalarım yüzünden sorgulandım, bir defa da hakkımda savcılığa -YÖK veya üniversite tarafından- suç duyurusu yapıldı. Uludağ Üniversitesi hocaları ve yöneticileri, 28 Şubat'tan sonra, başörtüsü ile ilgili bir "ilmi açıklama" yaptıkları için çeşitli disiplin cezalarına çarptırıldılar. Kendi Fakültem'de başörtüsü yasağının uygulamasına karşı çıktığımdan görevden ayrılmak mecburiyetinde kaldım; ben ayrılmasam onlar atacaklardı. Uygun yollardan, gazetede Yeni Şafak'ta) yazı yazmamdan memnun olmadıkları bildirildi ve bırakmam telkin edildi... Bunlar benimle ilgili olanlar. Gürüz döneminde YÖK'nun talebe ve hocalara yaptığı baskıları anlatmak kitaplara sığmaz.

Gürüz daha neler demişti:

"Sekiz Yıllık Kesintisiz Eğitim Kanunu çıkıncaya kadar, çocukların yarısı eğitimini ilkokulda bitiriyordu. Türkiye, bu nedenle ilerleyemedi, dünyada rekabet gücünü kaybetti. Hedeften sapılmasına sessiz kalınamaz."
Benim bildiğim kadarıyla sekiz yıllık temel eğitim kanunu çıkarılırken de şimdi de aklı başında hiçbir kimse buna (temel öğretimin sekiz yıl olmasına) karşı çıkmadı; karşı çıkılan husus bu sekiz yılın kesintissiz olması, ilköğretim öğrencilerinin sekiz yıl -ihtiyaç, eğilim ve kabiliyetleri ne olursa olsun- aynı programa mecbur edilmeleri idi. Bu (kesintisiz, yönlendirmesiz, geçişsiz olması) yanlıştır, pedagojik değildir, Batı'daki uygulamaya da aykırıdır, buna bugün de itiraz ediyor, değişmesini istiyoruz. Öğrencilere bu sekiz veya ileride artacaksa on, onbir yıl içinde farklı programlara geçiş imkanı verilmelidir, doğrusu budur.
Türkiye'nin ilerlemesi çocukları sekiz yıl dört duvar arasında tutmakla değil, orada çağı yakalamamıza yardım edecek bilgi ve eğitimi vermekle olacaktır. İlim adamları kemmiyetten çok bu keyfiyet üzerinde durmalıdırlar.
"Meclis'i oluşturan komisyonlarda, Milli Eğitim camiasında her türden insan mesleki kökenden gelenler olabilir. Ancak TBMM' deki Milli Eğitim Komisyonu'nda dini eğitim alan, geçmişte zorunlu sekiz yıllık eğitime alenen karşı koyanların ağırlık ve çoğunluk oluşturmasına kimsenin ses çıkarmaması beklenmemelidir".
Daha önceki komisyonlarda da bizim yanlış dediğimiz "kesintisize" taraftar olanlar ağırlıkta ve çoğunlukta idi. Millet son seçimlerde o ağırlık ve çoğunluğu tasfiye etti, bunları istedi; milli irade, çağdaş eğitim ve öğretim ilkeleri bir yana atılacak, illa da bizim toplum mühendislerinin, ideoloji işçilerinin dedikleri olacak öyle mi? Bu hangi kitapta yazıyor? Din eğitimi ve öğretimi alan insanlarımız farklı yurttaşlar mı oluyorlar, onlar sabıkalı veya sakıncalı kişliler mi? Ayrıca benim gibi düşünen milyonlarca insan, kimsenin ses çıkarmamasını da beklemiyoruz; herkes sesini çıkarsın, ama hak, özgürlük ve demokrasi sınırlarının dışına çıkılmasın, "bizim sesimiz başka sesleri döğer, döğmeli" denmesin; istenen budur.
"Dünyanın hiçbir yerinde 5-6 yaşındaki çocuklara din eğitimi verilen başka ülke yok."
İşte Gürüz ağzındaki baklayı işte şimdi çıkarıyor; bütün gürültünün esaslı sebeplerinden birini açık ediyor. Sekiz yıllık kesintisiz öğretim mecliste tartışılırken mesele, çocuklar için velilerinin isteğine bağlı din eğitiminin ne zaman ve nerede verileceği konusuna gelmişti. Bir Halk Partili milletvekili şöyle dedi; "Beyler açık konuşalım, siz çocukları küçük yaşta din hocalarının karşısına oturtmak işstiyorsunuz, biz ise l6 yaşına kadar buna imkan vermeyeceğiz!" Gürüz de bunu diyor. Peki bu beyler yetkiyi kimden ve nereden alıyorlar? Anayasanın 24. maddesinin ilgili fıkrası açık ve kesin, şöyle diyor: "Din ve ahlak eğitim ve öğretimi Devletin gözetim ve denetimi altında yapılır. Din kültürü ve ahlak öğretimi ilk ve ortaöğretim kurumlarında okutulan zorunlu dersler arasında yer alır. Bunun dışındaki din eğitim ve öğretimi ancak, kişilerin kendi isteğine, küçüklerin de kanuni temsilcisinin talebine bağlıdır." "Bunun dışındaki" demek "daha küçük yaştaki çocuklar" demektir, "belli bir dinin ve mezhebin öğretim ve eğitimi" demektir.
"5-6 yaşındaki çocuklara dünyada din eğitimi veriliyor mu, verilmeli mi" konusuna gelince Gürüz'e, siyaset yapmaktan boş vakit bulabilirse şu kitaplara bakmasını tavsiye ediyorum:
Dr. Mualla Selçuk, Çocuğun Eğitiminde Dini Motifler, Ankara, 1990
İrfan Başkurt, Federal Almanya'da Din Eğitimi, İstanbul, 1995.
Doç Dr. Mustafa Tavukçuoğlu, Belçika'da Türk Ailesi ve Din Eğitimi, Konya-Mehir Vakfı, 2000.
A. Ferhan Oğuzkan'ın Çevirdiği, Milli Eğitim'in 1974'te öğretmen kitapları dizisi içinde yayımladığı Çağdaş Eğitim.

27.Aralık.2002 - 3.Ocak.2003

  Şu anda sayfası gösterilen kitap.
Bu Kitapta:
Önceki Makale
Sonraki Makale
İçindekiler
Tarihe Göre:
Önceki Makale
Sonraki Makale
Makale Listesi
Site Sayfaları
Ana Sayfa
Hakkında
Makaleleri
Kitapları
Soru Konuları
Soru Listesi
Hayrettin Karaman`ın Sohbetleri
Şiirleri
Bütün site içeriğinin genel kelime indeksi.
Sitede Arama
Hayrettin Karaman'ın Siteye Son Eklenen Yazıları
E-posta
Siteyi Link ve Kaynak Gösterimi
m.HayrettinKaraman.net Mobil-Metin Versiyonu Hakkında

Facebook Sayfası:

Bulunduğunuz Sayfayı:



Sayfa başına gider Siteden rastgele bir sayfa seçer. Hafızadaki önceki sayfaya döner Hafızadaki sonraki sayfaya döner
   
Bu Kitapta: Önceki Makale Sonraki Makale İçindekiler Tarihe Göre: Önceki Makale Sonraki Makale Makale Listesi