www.HayrettinKaraman.net: İslâm Hukuku Profesörü Hayrettin Karaman'ın İnternet Sitesi
Siteden rastgele bir sayfa seçer. Hafızadaki önceki sayfaya döner Hafızadaki sonraki sayfaya döner
 


Din-Toplum-Siyaset İlişkisi

12-11-2004 tarihli Radikal gazetesinde Uygar Aktan imzalı bir yazı çıktı, şöyle başlıyordu: Sayın Gündüz Aktan'a, 9, 12, 14 Ekim tarihlerinde 'Kuruluş İdeolojimiz ve İslam' başlıklı üç makalemi köşesinden yayımladığı için teşekkür ederim. Bu arada Yeni Şafak gazetesi yazarı Sn. Hayrettin Karaman, 17, 22, 24 ve 29 Ekim'de bu makalelere karşı bir yazı dizisi yayımladı. Bunlara ilişkin yorumlarımı aşağıda sunuyorum.

Evet Sayın U. Aktan uzun yazısına böyle başlıyor, ben de bu yazıdan itibaren birkaç yazıda onun söylediklerine (siyah harflerle vereceğim) ilişkin düşüncelerimi sunacağım.

"Sn. Karaman'ın bana cevap verirken, Cumhuriyet'in temel inanış sistemi olan Hanefi-Maturidi akait üzerinde durmasını beklerdim. Buna karşılık Sn. Karaman'ın görüşleri Seyyid Kutub'un (ölm. 1966) 'Yoldaki İşaretler' adlı kitabındaki ideolojiyi çağrıştırıyor."

"Merhum Seyyid Kutup bir müslüman düşünce ve hareket adamı idi, iki müslümanın düşünceleri arasında benzerliklerin bulunması tabîîdir. Ama ben onu da başkalarını da taklit etmiyorum, kendim öğreniyor, düşünüyor, bir sonuca varıyor ve yazıyorum.

Benim yazdıklarımın Hanefî-Mâtürîdî akaid ile ne kadar örtüştüğünü anlamak için yazarın, takdir ettiği, beğendiği Adliye Vekili Seyyid Bey'in (büyük ebatlı olan) Usûl-i Fıkıh kitabını okuması yeterlidir. Orada Seyyid Bey, hem Mutezile, hem de Hanefî ve Mâtürîdîlerin şu konuda birleştiklerini anlatıyor: Dini kurallar akla dayanılarak konamaz, aklın iyilik (husün) ve kötülüğü(kubuh), hayır ve şerri bilmesi başkadır, şer'î hükmün bu bilgiye dayanması başkadır. Birinci konuda (aklın bilmesi konusunda) İslam mezhepleri arasında farklı görüşler vardır, ama dini hükmün akla dayanmadığı, vahye dayandığı konusunda "Mutezile, Eş'arî ve Mâtürîdî" mezhepleri arasında ittifak vardır. (Kendilerine peygamber ve şeriat gelmemiş bulunan toplulukların akıl yoluyla bilecekleri hükümler ile din bakımından da yükümlü olacakları konusundaki ihtilaf burada bizi ilgilendirmiyor; çünkü biz ortada Kur'an ve Sünnet var iken hüküm neye dayanacak sorusu üzerinde duruyoruz.)

"Sn. Karaman bu üç unsurun (tekfîr, hicret, cihad) ilk ikisini benimsemişe benziyor. 'Laikler'le iç içe değil, yan yana yaşamayı mümkün kılacak ayrı alanlar yaratmayı savunuyor. "Biz sizi değiştirmeye kalkmayacağız, ama siz de bizim manevi hicretle çekildiğimiz alana girmeyin" der gibi. Cumhuriyet ile 'barışma' seçeneğini çoktan unutmuş, bir çeşit 'mütareke' öneriyor. Bunu da İslam ile Cumhuriyet'in uzlaşabileceğinden değil, İslam'a aykırı bulduğu bu düzenin altında yaşamaya mecbur kalışından ötürü, Cumhuriyet'e 'tahammül' ettiğinden yapıyor."

Ben ısrarla "müslümanların cumhuriyetle bir problemleri yok, problem ve uyuşmazlık sekülerlik ve laiklikle ilgili" dediğim halde bana verilen cevabın cumhuriyet karşıtlığına dayandırılması, karşı tarafın zayıflığını ve asıl konudan kaçtığını gösteriyor.

Tekfîr (iman ile küfrün, müslüman olmakla olmamanın sınırlarını belli etmeye yönelik çalışmalar ve yorumlar Mâtürîdîler dahil) bütün mezheplerde vardır; fark sınırı geniş veya dar tutmakla ilgilidir. Hanefî fıkıh kitaplarına bakarsanız "harama helal, helale haram diyenlerin de tekfir edildiklerini" görürsünüz.

Hicret belli bir mezhebin ilkesi değildir; dinin korunmasını istediği değerlerin korunabilmesi için gerektiği ve imkan bulunduğu zaman hicretin lazım olduğunu söylemeyen alim yok gibidir.

Cihad oldukça geniş bir kavramdır; maddi ve manevi değerlerin korunması için devamlı olarak manevi cihad yapılır, ama emir bi'l-maruf nehiy ani'l-münker (meşru olanı yaptırmak, meşru olmayanı engellemek) için el ve dil ile müdahale etmek ile güce dayalı maddi cihad imkanlara ve alınacak sonuçlara bağlıdır, bu da yine bütün mezheplerde vardır. Bunları selefilelere, "tevhid, ahlak ve adalet"i de Mâtürîdîlere ait kılan bir sınıflandırma keyfîdir, İslam ilmi geleneğine uygun değildir.

"Kutub gibi Sn. Karaman'ın da öngördüğü düzende, hayatın her alanında toplumun karşılaşacağı bütün sorunları Allah'ın maksadına uygun olarak çözümleme görevini müçtehitler (İslam âlimleri) üstlenecek. Ekonomi, hukuk, dış ve iç politika, strateji, bilim, teknoloji, eğitim vb. tüm alanlardaki tüm çalışmalar, kararlar ve uygulamalar, bu konuları hakkıyla bilmesi mümkün olmayan ulemanın onayına tâbi olacak."

İctihad ve bunun toplum ilişkilerini de içine alması konusu Eş'arîlere veya Kutup'a ait bir kural, bir kabul değildir; bütün Sünnî mezhepler bunu böyle kabul etmişlerdir. "Bu konuları hakkıyla bilmesi mümkün olmayan ulemâ" ifadesi gülünçtür; çünkü ulema (din alimleri), bütün "ilimler-arası ilişkiler ve yardımlaşmalar"da olduğu gibi dinin hükmünü açıklayacakları konuda o konunun uzmanlarına başvurur, bilgi alırlar. Nitekim -dün olduğu gibi- biz bugün de bunu yapıyoruz, ilmi toplantılarda hemen bütün toplum problemlerine din yönünden bakıyoruz, ilgili bilim dallarından alimleri ve uzmanları da dinliyoruz, doğru bilgi sahibi olduktan sonra dinin hükmünü açıklıyoruz.

"Devlet politikasından bireyin özel yaşamına kadar bütün faaliyetler din âlimlerinin fetvalarıyla çerçevelenecek. Oysa İslam ruhbaniyet, teokrasi, ruhani hükümet, kilise gibi kavram ve kurumları reddeder. Dinimiz bunları şirk (putperestlik) kurumları olarak nitelendirir."

Dinimizin ruhbanlığı yani imtiyazlı ve diğer müminlerden farklı olup Allah ile kul arasında vasıta olan bir din adamları sınıfını kabul etmez, bu doğrudur. Ama ictihad yapan ve fetva veren din/İslam alimleri ile ruhbanlar ve ruhbanlık arasında benzerlik ilişkisi kurmak ya kasıtlıdır veya çok önemli bilgi eksikliğine dayanır. İslam alimleri Allah'tan vahiy alarak, Allah ile kul arasına girerek fetva vermezler, ictihad âyetlere ve hadislere (Allah'ın verdiği bilgiye) bakarak dinin kurallarını anlama ve açıklama faaliyetidir, bunu yapan alim, öncelikle kendisi için yapar (ve her mümin bunu yapmakla yükümlüdür), ilmi yeterli olmayanlar ise zorunlu olarak dini anlama ve uygulama yükümlülüğünü, bilenlere sorarak yerine getirirler. İctihad, dini bilgiye ulaşma, fetva ise bu bilgiyi paylaşma faaliyetidir ve bunlar her kese açıktır, ruhbanlıkla uzaktan yakından bir ilişkisi yoktur.

Dinin, insan hayatında neleri içine aldığı neleri dışarıda bıraktığı konusu da asırlarca araştırılmış ve sağlam sonuçlara varılmıştır: İslam yalnızca iman, ibadet ve ahlaktan ibaret değildir; fert ve topluluk hayatının diğer alanları ile ilgili bildirimler, kurallar ve açıklamaları vardır; yeni konular da eski açıklamaların ışığında hükme bağlanır, "meşru, caiz, haram, yasak..." denir. Bunu müctehidler (en yüksek seviyede din alimleri) yapar, her isteyen çalışarak alim olabilir, alimler ictihad ederken herkesin ulaşabileceği ve çalışarak anlayabileceği kaynaklar (Kur'an'a ve hadislere) dayanırlar. Fıkıh Usulü kitaplarında açıklandığı üzere alimler din kuralı koymazlar (bu manada onlar hükmetmezler), Allah'ın koyduğu kuralları, ilmî araştırma ile keşfeder, ortaya çıkarırlar. İctihad ve fetvalar muteber icmâ'a dayanmadıkça kesin değildir, zan (güçlü kanaat) ifade eder.

"...müçtehidin bir şeyin dine göre caiz olup olmadığı yönündeki fetvası bir öneri olmanın ötesine geçip, mülzim (bağlayıcı ve yükümlülük altına sokan) bir nitelik kazanırsa şirke girilmiş olunur. Yani en iyi niyetli müçtehitler bile, bütün temel konularda nihai onay mercii gibi içtihat verirlerse tağut (canlı put) olurlar ve onlara itaat edenler de müşrik (putperest) olmaktan kurtulamazlar."

Sayın Aktan, merhum Seyyid Kutup ve benzerlerini "tekfirci: müminleri, inançta ve amelde bazı kusurları yüzünden kâfir ilan edici" olarak suçluyor ve kınıyordu; yukarıdaki sözleriyle kendisi, asırlar boyu gelip geçmiş, müctehidlerin fetvalarını bağlayıcı sayarak uygulamış milyonlarca Müslümana "müşrik" diyor; onu itidale, soğukkanlılığa, aklını başına devşirmeye, bilmediği konularda ahkâm kesmemeye çağırıyorum. Bir mümin, dinini yaşamak için Allah'ın ne buyurduğunu bilmek ihtiyacındadır, kendisi bilemiyorsa bir bilene "Allah'ım şu konuda bana ne buyuruyor" diye sorunca ve aldığı cevabı da "Bu alimin anlayışına göre Allah'ın buyruğu budur" diyerek bağlayıcı sayıp uygulayınca niçin müşrik olsun, haşa Allah'a ortak koşmuş bulunsun?! Mümin, alimi -haşa- Allah yerine koymuyor, kendisinin de çalışarak ulaşabileceği din bilgisine, acizliği yüzünden bir bilenin yardımı ile ulaşıyor ve uyguluyor, bunun şirk ile uzaktan yakından bir ilgisi yoktur.


Sayın Aktan'ın tavsiye ettiği Mâtürîdiyye mezhebine göre "mukallidin imanı sahihtir". Peki mukallid kimdir, kendisi araştırma yapmadan, delillere ulaşmadan mezhep alimlerinin açıklamalarına, içinde yetiştiği topluluğun geleneğine göre iman eden kimsedir. Eğer Aktan'ın söyledikleri doğru ise Mâtürîdîler şirke kapı açmış olurlar; çünkü inanç konularında taklit, alimin, çevrenin söylediklerini kesin ve bağlayıcı olarak kabul etmek, amelde (ibadetler ve diğer amelî-dinî kurallarda) yapılan taklitten daha ileride ve daha önemlidir.

"Akıl-vahiy, Allah'ın külli iradesi-kulun cüzi iradesi ve iman-amel ilişkileri konularında içselleştirilen inanış tarzı, toplumun karakterini şekillendirir. Bu tartışmada Eşariliği mi savunuyorsunuz, yoksa Maturidiliği mi, onu söyleyin!"

"Emriniz olur" Sayın Aktan, hemen söyleyelim:

Bir İslam alimi, belli bir ictihadı, anlayışı, yorumu körü körüne, sırf bir bağlılık adına savunmaz, bütün alimleri okur, anlar, kendisi de düşünür, aklına, genel teorisine ve metoduna uygun bulduklarını savunur, uygun bulmadıklarına da -vahiy almamış olduklarına göre- alimlerden hangisine ait olursa olsun katılmaz ve reddeder.

Bahsedilen iki mezhep arasında Akıl-vahiy ilişkisi bakımından önemli bir ihtilaf, vahye bağlı olmadan aklın iyi ve kötüyü anlama ve ayırma kabiliyeti ile ilgilidir. Daha önce de söylediğim gibi bu ihtilafın "akıl ile din kuralı koyma" ile hiçbir ilgisi yoktur, her iki mezhebe göre de İslam (vahiy, peygamber) geldikten sonra akıl ile din kuralı konamaz. Bu konuyu, Aktan'ın beğendiği Seyyid Bey'den özetleyeyim: "Mutezileye göre akıl her konuda iyiyi (haseni) kötüden (kabîh) ayıramaz, ayırabildiği konularda vahiy gelmese bile insanlar -din yönünden de- yükümlü olurlar. Mâtürîdîler ile Eş'arîlere göre vahiy geldikten sonra akıl ile din kuralı konamaz. Din kuralları vahye ve ictihada dayanır. Şeriat gelmeden önce akıl yoluyla insanlar iyiyi kötüden ayırabilir ve bu yüzden de iyi olanla yükümlü olurlar mı? Eş'arîlere göre olmazlar. Mâtürîdîler'in bir kısmı da böyle der, diğer kısmı ise yalnızca Allah'a iman konusunda yükümlü olduklarını, diğer (ibadet, helal-haram vb.) konularda yükümlü olmadıklarını; çünkü akıl ile bu konularda dînî kural konamayacağını (meşru, farz, vacib, haram, helal, sahih, batıl... denemeyeceğini) söylerler (Usûl-i Fıkıh, II, 230 vd.)

"Osmanlı'nın Hanefi-Maturidi akaidini göklere çıkarıp, medreselerde tam tersi bir çizgiyi savunan Eşariliği okutmasının yıkılışımıza nasıl yol açtığına dair tek analiz yapmazlar. Eşariliği içselleştirmiş bir toplumun her türlü ilerlemesinin donduğunu irdelemezler. Allah'ın verdiği aklı 'heva ve heves' olarak damgalayıp, eskinin körü körüne taklidini savunan Eşarîlik doktrininin fikri yaratıcılığı kuruttuğunu algılamazlar. İnsana zerre kadar özgür irade alanı bırakmayan kaderciliğin nasıl sorumsuz ve ahlaksız bir toplum yarattığını göremezler. Başkalarının imanını amelleriyle yargılama hakkını kendinde gören bu inanışın, sadece dini hayatımıza değil, hayatın her alanına riya ve şekilcilik saplantısının bir kanser gibi yayılmasına sebep olduğunu idrak edemezler..."

Sayın Aktan'ın bu satırları da hem tarihi hem de teorik gerçekliğe uymamaktadır. Konuyu derinleştirmeden önce bir daha hatırlatalım ki, asıl tartışma konumuz "laikliğin İslam esaslarına göre savunulması ve meşrulaştırılması" idi. Ben "bunun çelişkili olduğunu, laikliğe karar verdiğiniz andan itibaren İslam'ı bölmüş, bir kısmını fertler için yürürlükte bırakıp diğer kısmını hükümsüz kılmış, yürürlükten kaldırmış olacağınızı" iddia ve ifade ediyorum. Biri çıkar da "Ben, laik sistemin İslam'a uygun olduğunu bir şekilde Kur'an'a dayanarak ispat ediyorum" derse -böyle bir ispatın mümkün olmadığı konusundaki kanaatimi muhafaza ederek- ona diyeceğim şudur: "Bindiğin dalı kesiyor, laikliği ispat ederken ondan vazgeçiyorsun; çünkü laiklik bir devlet tavrıdır ve özünde devlet işlerine dini karıştırmamak vardır".


Gelelim son tartışma konumuza:

Son dönemde yapılan ıslahat istisna edilirse Osmanlı medreselerinde, devletin mecbur ettiği bir program yoktur, medreselerde hakim olan müderristir, programını yapar ve dersini okutarak icazet verir.

Medreselerde okutulan Tavzih gibi Fıkıh Usulü, Medârik gibi tefsir kitapları Mâtürîdî mezhebine göre yazılmıştır. Son dönemde -bir ara şeyhülislam da olan- Mustafa Sabri Efendi'nin son zamanlarında, Eş'arîlikten de öte cebrîliği kabul ve müdafaa etmesi üzerine bugünki milli eğitim bakanlığına muadil olan ders vekilliği makamında bulunmuş büyük alim M. Zahid Kevserî, el-İstibsâr isimli bir cevabî kitapçık yazarak Mâtürîdî inancını savunuyor ve bu Risalede şunları söylüyor: "el-Lüm'a, Nizâmiyye ve İşârâtü'l-merâm (Bu eser, 11. hicret yılında yaşamış bir Osmanlı Kadî-askerine aittir) isimli kitapları neşrettim, bunlar Mâtürîdî akaidine uygun olarak irade ve cebir konularını en iyi işleyen kitaplardır..." Kevseri şunları da söylüyor: "M. Sabri Efendi ben dahil olmak üzere, Mâtürîdî inancını savunuyorlar diye Sadrüşşerîa, İbnü'l-Hümam, Teftâzânî, Siyalkûtî, Gelenbevî gibi büyük Matürîdî ulemaya ölçüsüz bir şekilde çatıyor..." (s.2-5). Bu satırlar gösteriyor ki, Osmanlı medreselerinde yalnızca Eş'arî mezhebi okutulmuş değildir.

Mâtürîdî, Eş'arî ve Mu'utezile mezheplerinde, "kulun yaptıklarından sorumlu olacağı" inancı ortaktır, Eş'arîler'in insana zerre kadar özgür irade alanı bırakmadığı iddiası tutarsızdır. Bu mezheplerin asıl tartıştıkları ve farklı hassasiyetler gösterdikleri konu, "kulun (insanın) irade ve kudreti ile yapıp ettikleri yaratma olarak/bakımından kime aittir, eğer kula ait denirse Allah'a yaratmada ortak koşulmuş olmaz mı?" meselesidir; yani İslam'ın temeli olan tevhîddir.. Her üç mezhebe göre de insan iradesiyle yaptığından sorumludur, ancak bu yapılanların yaratma ile ilgisi konusunda iki uç bir de orta görüş vardır, orta görüş Mâtürîdîlere aittir. Durum böyle olunca müslümanların tamamen başka amiller sebebiyle içine düştükleri felaketlerin sorumluluğunu bir mezhebe bağlamanın ilmi tahlil ve tarihi gerçeklikle bir alakası olamaz.

Dini hüküm koymada aklın rolü konusunu bundan önceki yazıda açıklamıştım; her iki mezhebe göre de akla böyle bir selahiyet verilmemiştir. Aklın tek başına (ilâhî irşaddan uzak) kaldığında doğru yola da eğri yola da rehberlik edebileceği hususu da tartışma konusu değildir.

İnsanların imanlarına (belli bir dine inanıp inanmadıklarına), bazı amellerine, yapıp ettiklerine, taşıdıkları sembollere, davranışlarına bakarak hükmetmek, dine aykırı davranışları kınamak Eş'arîlere mahsus değildir, bütün Sünnî mezhepler arasında ortaktır. İşin gerçeğini (gerçeğin dışa yansıyanla örtüşüp örtüşmediğini) elbette Allah bilir, ama insanların gerektiğinde bir bilgi ve kanaat sahibi olmak için dışa vurandan başka bakabilecekleri bir yer yoktur.

"Ya teokrasi olacaksınız ya da demokrasi....Ya tek tek vahiy hükümlerinin zahiri lafzına ve indiği döneme kayıtlı kalacaksınız ya da bir bütün olarak o hükümlerin gerçekleştirmeyi amaçladığı zaman üstü ahlaki değerleri yegâne referans noktaları yapacaksınız."

Sayın Uygar Aktan'ın bu ifadesi hem dil bakımından düşük hem de İslam'a nispet edildiği zaman tutarsızdır.

İnsan teokrasi olmaz, teokrasi bir devlet şeklidir, onu benimser veya benimsemez.

İslam ile teokrasiyi yanyana getiren ve İslam'ın teokrasiyi benimsediğini iddia eden kimse ile İslam konusunun tartışılması bile abestir; çünkü ortada cehalet engeli vardır.

Teokrasinin özü, ruhban sınıfına dahil bir kişi veya heyetin, Allah'ın kendilerine verdiği yetkiye dayanarak din kuralı koyması ve ferdi, toplumu ve devleti bu kurallara tabi kılmasıdır. Teokratik otoritenin üstünde onu denetleyen, sınırlayan ve -elde edilmesi, kullanılması- herkese açık olan bir otorite mevcut değildir.

İslam'da hilafet vardır. Hilafet umumi ve siyasi olarak ikiye ayrılır. Umumi (genel, her mümine ait) hilafet müminin "ibadeti, dini ritüelleri, hayatı ve ölümünün Allah'ait olması", dünya hayatını yaşarken müminin bu şuuru muhafaza etmesi, Allah'ın emir ve yasaklarını yaşama ve yaşatmada O'nu temsilen hareket etmesidir. Bu tanımlamada geçen "temsil", teokrasi ile İslam siyaset sistemini ayıran önemli bir kavramdır. İslam'da her mümin bu özellik ve yetkiye sahiptir, yetkisini kullanırken dayanacağı otorite kaynak da herkese açık olan, herkesin gayret ederek okuyup anlayabileceği Allah vahyidir. Otorite yaratılmışlardan bir sınıfa değil, Allah'a, onun kitabına aittir.

Siyasi hilafet, ferde değil de topluma yönelik din emirlerini ve hedeflerini gerçekleştirmek üzere kurulan siyasi mekanizmaya, her biri halife olan müminlerin bey'at (özgür irade ile seçme, kabul etme ve şartlı itaat sözü verme) ile devrettikleri "parça hilafettir"; yani bütünün siyasi alana ait olan parçasıdır. Siyasi otorite için "halife ve hilafet" kelimeleri Kur'an'da kullanılmamıştır. Bu kelimeyi hiç kullanmadan, müminlerin, Allah'a ve Resul'e itaat ettiği sürece kendisine itaat etmek şartıyla doğrudan (tek dereceli) veya iki dereceli bir usul ile seçtikleri yöneticilerin idaresine "İslamî idare" denebilir. Bu yöneticileri Allah tayin etmemiştir, kendi sözleri ve iradeleri de, diğer müminlerden farklı ve imtiyazlı olarak geçerli değildir. Yönetimi danışma ile yapacaklar ve üst kanun sayabileceğimiz, doğrudan veya ictihad yoluyla "vahye dayalı ve bağlayıcı" kurallara bağlı kalacaklardır; bu manada bir "hukukun üstünlüğü" söz konusudur. Hukuktan sapan yöneticiler halk veya temsilcileri tarafından görevden alınacak, yerine yenileri seçilecektir. Bu düzende İslam içi ve dışı farklı inanışlara da geniş hak ve özgürlükler tanınmıştır. Adına hilafet densin denmesin işte bu idare şekli, bu siyasi sistem islâmîdir ve ne teokrasiye benzer ne de -mutlak manada veya laik- demokrasiye. Ama devamlı vurguladığım gibi -sekülerlik ve laikliği değil ama- cumhuriyet ve demokrasiyi bu sisteme uyarlamak mümkündür.

Müminleri "Ya tek tek vahiy hükümlerinin zahiri lafzına ve indiği döneme kayıtlı kalacaksınız ya da bir bütün olarak o hükümlerin gerçekleştirmeyi amaçladığı zaman üstü ahlaki değerleri yegâne referans noktaları yapacaksınız" şeklinde bir ikilem karşısında bırakmanın da anlamı yoktur; çünkü uygulamada bu iki metod birlikte işletilmiştir, işletilecektir. Kur'an'ı anlamak için zahiri lafza ve indiği dönemin tarihine bakmak zorunludur. İlâhi hüküm ve maksat anlaşıldıktan sonra "hüküm ile maksat" birlikte uygulanacak, örtüşme bozulduğunda -yine dinin itibar ettiği anlaşılan- maksat gerçekleştirilecektir. Maksat ile onu gerçekleştiren hükmü, aracı, şekli birbirinden ayırmak ve birincisini gerçekleştirmeye yönelmek için ikincinin kesin olarak maksada aykırı hale geldiğinin tespit edilmesi gerekecektir.

Bütün bunlar normal hal ile ilgilidir, ona aittir, olağanüstü hallerde, çaresizlik durumlarında müminler için ruhsat kapıları açılır ve onlar ancak yapabilecekleri ile yükümlü olurlar, gerektiğinde de iki kötüden daha az kötü, daha az zararlı olanı tercih ederler.

28 Kasım-10 Aralık 2004

  Şu anda sayfası gösterilen kitap.
Bu Kitapta:
Önceki Makale
Sonraki Makale
İçindekiler
Tarihe Göre:
Önceki Makale
Sonraki Makale
Makale Listesi
Site Sayfaları
Ana Sayfa
Hakkında
Makaleleri
Kitapları
Soru Konuları
Soru Listesi
Hayrettin Karaman`ın Sohbetleri
Şiirleri
Bütün site içeriğinin genel kelime indeksi.
Sitede Arama
Hayrettin Karaman'ın Siteye Son Eklenen Yazıları
E-posta
Siteyi Link ve Kaynak Gösterimi
m.HayrettinKaraman.net Mobil-Metin Versiyonu Hakkında

Facebook Sayfası:

Bulunduğunuz Sayfayı:



Sayfa başına gider Siteden rastgele bir sayfa seçer. Hafızadaki önceki sayfaya döner Hafızadaki sonraki sayfaya döner
   
Bu Kitapta: Önceki Makale Sonraki Makale İçindekiler Tarihe Göre: Önceki Makale Sonraki Makale Makale Listesi