www.HayrettinKaraman.net: İslâm Hukuku Profesörü Hayrettin Karaman'ın İnternet Sitesi
Siteden rastgele bir sayfa seçer. Hafızadaki önceki sayfaya döner Hafızadaki sonraki sayfaya döner
 


İnkılap Kanunları

Belediyelerin eğitim faaliyetine katılmaları konusuna bazı kesimlerin itirazları varmış; bu itirazlar da bir kanuna ve bir de şüpheye dayanıyor.
Kanun meşhur tevhîd-i tedrisat kanunu, şüphe de irtica.
Şüphe edenlere (daha doğrusu şüpheyi istismar ve bahane edenlere veya gerçekten bir paranoya hastalığına tutulmuş olanlara) göre Belediyeleri AKP kazanırsa, bu partinin amacı rejimi değiştirmek ve ülkeye şeriat yönetimini getirmek olduğuna göre eğitim kurumları açma, eğitime katkıda bulunma yetkisini de bu amaç doğrultusunda kullanır, kullanabilir; şu halde bu kapıyı kapatmak, bu tehlikeyi önlemek için belediyelere eğitim faaliyetine katılma, okul, kurs vb. yerleri açma yetkisi verilmemelidir.
Bu düşünce birçok yönden sakat, demokarsiye aykırı, AB standartlarıyla da çelişyor. Şöyle ki,
Eğer AKP'nin böyle bir amaç peşinde olduğu kesin ise ve bu husus belgelerle sabit, isbatı kabil ise Anayasa Mahkemesi ne güne duruyor; hemen harekete geçip bu partiyi de kapatsın. Ortada böyle bir şey yok, yalnızca bazılarının bahane veya hastalıkları varsa kanun yapanlar bunlara itibar etmesinler ve hastalar tedavi görsün.
Koca ülkeyi bir iktdara teslim et, bu iktidara bağlı belediyeleri irtica şüphesiyle eğitime katkı gibi önemli bir hizmetten mahrum et; bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu!
Avrupa ülkelerinin bir çoğunda belediyelerin okul açtıklarını herkes biliyor. Hem AB'ye girmeye çalış, hem de Avrupa ülkelerinde tartışılması bile düşünülemeyecek bir yetkiyi Türkiye Belediyelerinden esirge;altı kaval üstü şişhane (şeşhane)!
Belediyelere bu yetki verilirse Kur'an kursları açarlarmış! Vatandaşların Kur'an kurslarına ihtiyaçları ve bu ihtiyaçtan kaynaklanan talepleri varsa varsın Belediyeler Kur'an kursu açsınlar, bunda ne sakınca var? Diyanet de iktidara bağlı ve Kur'an kursu açıyor.
"Efendim bu, tevhîd-i tedrisat kanununa aykırı. Bu kanun inkılap kanunları arasındadır ve değiştirilemez." Deniyor.
Peki ne imiş bu inkılap kanunları:
1. 3 Mart 1340 tarihli ve 430 sayılı Tevhidi Tedrisat Kanunu;
2. 25 Teşrinisani 1341 tarihli ve 671 sayılı Şapka İktisası Hakkında
Kanun;
3. 30 Teşrinisani 1341 tarihli ve 677 sayılı Tekke ve Zaviyelerle Türbelerin Seddine ve Türbedarlıklar ile Bir Takım Unvanların Men ve İlgasına Dair Kanun;
4. 17 Şubat 1926 tarihli ve 743 sayılı Türk Kanunu Medenisiyle kabul edilen, evlenme akdinin evlendirme memuru önünde yapılacağına dair medeni nikah esası ile aynı kanunun 110 uncu maddesi hükmü;
5. 20 Mayıs 1928 tarihli ve 1288 sayılı Beynelmilel Erkamın Kabulü Hakkında Kanun;
6. 1 Teşrinisani 1928 tarihli ve 1353 sayılı Türk Harflerinin Kabul ve Tatbiki hakkında Kanun;
7. 26 Teşrinisani 1934 tarihli ve 2590 sayılı Efendi, Bey, Paşa gibi
Lakap ve Unvanların Kaldırıldığına dair Kanun;
8. 3 Kanunuevvel 1934 tarihli ve 2596 sayılı Bazı Kisvelerin giyilemeyeceğine Dair Kanun.
Aynı Anayasanın yine değiştirilemez olan başlangıç kısmında bakın ne deniyor: "...Dünya milletleri ailesinin eşit haklara sahip şerefli bir üyesi olarak, Türkiye Cumhuriyetinin ebedi varlığı, refahı, maddi ve manevi mutluluğu ile çağdaş medeniyet düzeyine ulaşma azmi yönünde; Millet iradesinin mutlak üstünlüğü, egemenliğin kayıtsız şartsız Türk Milletine ait olduğu ve bunu millet adına kullanmaya yetkili kılınan hiçbir kişi ve kuruluşun, bu Anayasada gösterilen hürriyetçi demokrasi ve bunun icaplarıyla belirlenmiş hukuk düzeni dışına çıkamayacağı..."
"Halkın (gerçi kanun metni halk yerine Cumhuriyetin diyor ama her neyse) refah ve mutluluğu, çağdaş medeniyet düzeyine ulaşma azmi, Millet iradesinin mutlak üstünlüğü, egemenliğin kayıtsız şartsız Türk Milletine ait olduğu" ilkesi bu inkılap kanunlarının bazılarının değişmesini gerekli kılıyorsa durum ne olacak? O zaman ortada çözülmesi gereken bir problem, aşılması gereken bir çelişki bulunmuyor mu?

Değişmez İnkılap Kanunları

Değiştirilemez kanunların başında "inkılap kanunları" geliyor. Aslında Cumhuriyet döneminde çıkarılan, başta anayasalar olmak üzere bütün kanunlara inkılap kanunları denilebilir; çünkü bunlar, ülkenin hukuk düzenini temelden değiştiren temel veya detay kanunlardır. Bu kanunlar içinden yalnızca, geçen yazıda sıraladığım ve bu yazıdan itibaren teker teker ele alarak kısaca tahlil etmeye ve değerlendirmeye çalışacağım kanunlara "inkılap kanunlkarı" demek, diğerlerinin değil de bunların değişmeyeceğini dayatmak tutarsızdır, anlamsızdır. Ayrıca bu kanunların bir kısmı zaman içinde uygulanamaz olmuş; başka bir ifade ile "uygulama bakımından yürürlükten kaldırılmış ve değiştirilmiştir". Bu çerçevede inkılap kanunlarına bakıldığında şu manzara görülmektedir:

1. 3 Mart 1340 tarihli ve 430 sayılı Tevhidi Tedrisat Kanunu;
"Eğitim ve öğretimde birlik sağlamak" mânasına gelen "tevhîd-i tedrîsât" adını taşıyan kanununun hedefi "duyguda ve düşüncede" tek tip insan yetiştirmekti. Uygulama gösterdi ki bunun için bütün okulların milli eğitime bağlanması yeterli olmuyordu, bakanlığa bağlı okullarda duygusu, düşüncesi, ideolojisi farklı nice insan yetişmişti, ayrıca demokrasilerde tek tip insandan değil, çoğulcu bir yapıdan söz edilebilirdi, marifet bu çoğulcu yapı içinde -belli alanlarda- birlik ve beraberliği sağlamaktı. Anlaşılan gerçek ve bu uygulamadan elde edilen sonuç, yöneticileri yeni bir milli eğitim ve öğretim politikasına götürmesi gerekirken -bir kısmı da böyle bir anlayışa gelmiş iken- diğer kesim başa dönmeyi, tevhîd-i tedrisatı -bağlayıcı anayasa maddesi haline getirerek- daha sıkı bir şekilde uygulamayı, farklı düşünce ve alt kültür renklerine hayat hakkı tanımamayı savunur oldular. İmam hatiplere ve Kur'an kurslarına reva görülen muamele ise daha başka gerekçelere dayanıyordu...
Duyguda ve düşüncede tek tip insan yetiştirmek için bütün okulları milli eğitim bakanlığına bağlamayı öngören inkılap kanunu, diğerleriyle birlikte anayasanın 174. maddesinde yer almış ve bu kanunlar "anayasaya aykırı olduğu şeklinde anlaşılamaz ve yorumlanamaz" denilmiştir. Aslında böyle bir hükmün sevkedilmesi, adı geçen kanunların anayasaya aykırı sayılma ihtimalini, böyle bir içeriğe sahip olduklarını göstermektedir. Kanun koyucu buna rağmen bir kısıtlama getirmekte, evrensel hukuk kriterlerine göre bu kanunlar insan haklarına ve ülke anayasasına aykırı dursa bile böyle bir yorumun yapılarak kanunların iptal edilmesini engellemektedir...
Kanaatimize göre Ttk. nun "anayasaya aykırı sayılarak iptal edilmesinin" kanunla engellenmiş olması bunun değiştirilmesine mani değildir. TC. anayasasına göre değiştirilmesi mümkün olmayan maddeler 1, 2 ve 3. maddelerdir. Dünyada olup bitenlere, gelişmiş demokrasilere ve ttk. nun uygulamasından elde edilen sonuçlara bakılarak bu kanunun değiştirilmesi mümkündür, hatta gerekli bile olabilir.
Laikliğin en katı bir şekilde uygulandığı Fransa'da bile laiklik adına (bu ilkeyi korumak için) bir tevhîd-i tedrîsât kanunu çıkarılmamıştır. Orada devlet okulları vardır ama özel okullar ve kilise okulları da vardır. Bugünlerde çok tartışılan ve bir kanunla yasaklanması istenen başörtüsü, eğer yasaklanırsa yalnızca devlet okullarında yasaklanacak, diğer olullarda serbest olacaktır; yani eğitimde birlik değil, özgürlük ve çeşitlilik vardır. Vatandaşlar okumakla başını örtmek arasında tercih yapmaya zorlanmamakta, hem örtünmek hem de okumak işsteyenlere başka okullar gösterilmekte, o okullardan mezun olanlara da devlet okullarından mezun olanların hakları aynen tanınmaktadır.

Şapka Kanunu

İnkılap kanunları diye adlandırılan ve değiştirilmez olarak kabul edilen kanunlardan biri de, 25 Teşrinisani 1341 tarihli ve 671 sayılı Şapka İktisası Hakkındaki kanundur. (Resmi Gazetede yayın tarihi: 28.11.1925/230).
   Bu Kanuna göre Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri dahil, bütün kamu görevlilerinin, bütün memur ve müstahdemlerin "şapka giymek mecburiyeti" vardır. Kanun, kamu görevlileri açısından "şapka giymek mecburiyeti"ni getirmekle beraber; vatandaşlar açısından bir yükümlülük ihdas etmemektedir. Halen yürürlükte olan bu Kanunun icrası görevi, Türkiye Büyük Millet Meclisi ve Bakanlar Kurulu'na verilmiştir. Ancak bugün, başta Milletvekilleri ve Bakanlar Kurulu Üyeleri olmak üzere, kamu görevlileri artık bu "mecburiyet"e riayet etmemektedir. Bu itibarla bir "İnkılap kanunu" olan bu Kanun, artık metrukiyetle maluldür. Yani hukuken varlığını devam ettirmekte ise de günlük hayatta uygulaması artık mevcut değildir. Öyle ki, 16.7.1982 tarih ve 8/5 105 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile kabul edilen "Kamu Kurum ve Kuruluşlarında Çalışan Personelin Kılık-kıyafetine Dair Yönetmelik" (RG.: 25.10.1982/17849) dahi artık şapka giyilmesinden bahsetmemektedir. Sadece kamu görevlileri açısından "şapka giymek mecburiyeti" getiren bu Kanun, artık "kadük" kanun mahiyetindedir.
Uygulamada yok hükmünde olan bir kanunu Anayasaya yazıp da (orada ibka edip de) "değişemez veya Anayasaya aykırı olarak yorumlanamaz" kaydı koymanın ne anlamı vardır?
3 Kânunuevvel 1934 tarihli ve 2596 sayılı Bazı Kisvelerin giyilemeyeceğine dair kanun (RG.: 13.12.1934/2879). Kanun'un 1.maddesi hükmü, sadece "ruhaniler"le ilgili olup. "ruhani kisve"lerin "mabet ve ayinler haricinde" taşınmasını yasaklamaktadır. 2. maddede, izcilik gibi sportif faaliyetlerin icrası ile ilgili kıyafet ve alametlerin belirlenmesi bir hukuki rejime tabi tutulmuştur. Kanun'un 3. maddesiyle, yabancı bir devlete ait askeri veya sair resmi kıyafet ve alametlerin taşınması yasaklanmıştır.
   Kanunda, "yabancı örgüt mensupları"nın kendi özel kıyafet ve alametleriyle ülkemizi ziyaret etmeleri, Bakanlar Kurulu'nun iznine tabi tutulmuştur (md. 4). Kanun'un 5. maddesinde ise, ülkemizde görev yapan yabancı devlet memurlarının kıyafetlerinin uluslararası teamüllere tabi olduğu belirtilmiştir. Bakanlar Kurulu, bu Kanunun uygulamasıyla ilgili olarak "Bazı Kisvelerin Giyilemeyeceğine Dair Kanunun Tatbik Suretini Gösterir Nizamname"yi çıkarmıştır (RG.: 18.2.1935/2933).
Bu kanunun yasakladığı veya sınırladığı davranışların, mesela Avrupa Birliğine girilirse anlamı kalmayacak ve önemli ölçüde değişecektir. İzcilik, sportif faaliyetler vb. ile ilgili kıyafetlerin bir kanuna tabi olması konusu da Anayasa'da yer almamalı ve değişemez olmamalıdır.

Lakap ve Unvanlar:

26 Teşrinisani 1934 tarihli ve 2590 sayılı Efendi, Bey, Paşa gibi Lakap ve Unvanların Kaldırıldığına dair Kanun.
Bu kanun da yürürlüğe girdiği günden beri genel olarak uygulanmamıştır. Okumuş okumamış halkımız çok yaygın bir şekilde bu unvanları kullanmakta, "bay, bayan, general" gibi lakap ve unvanlara bunları tercih etmektedirler.
Hayatın gerçekleriyle bağdaşmayan ve demokrasilerde iradesi her şeyin üstünde olduğu iddia edilen halkın da benimsemediği bir kanuna bin yerde değiştirilemez damgası vursanız bunun ne tesiri olacaktır?
Anayasanın 4. maddesine göre "Anayasanın 1 inci maddesindeki Devletin şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki hüküm ile, 2 nci maddesindeki Cumhuriyetin nitelikleri ve 3 üncü maddesi hükümleri değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez."
Anayasanın 174. maddesinde yer alan ve "inkılap kanunları" diye nitelendirilen maddeler ise yürürlükte bulundukları sürece anayasaya aykırıdır diye yorumlanamaz, ama değiştirilebilir. Bunların bir kısmı zaten uygulamada değiştirilmiş; yani uygulanmamıştır. Bizim iddiamıza göre öğretim birliği (tevhîd-i tedrîsat) kanunu da değiştirilebilir kanunlar arasındadır. Devlet elbette güvenlik ve korunma açısından her konuyu denetler, ama bu bütün okulların, devletin bir birimine bağlı olmasını gerektirmez. İşte bu görüşümüzü kanıtlamak için mezkür maddeleri teker teker ele alıp tahlil ediyorduk:

Tekke ve Zaviyeler:

30 Teşrinisani 1341 tarihli ve 677 sayılı Tekke ve Zaviyelerle Türbelerin Seddine ve Türbedarlıklar ile Bir Takım Unvanların Men ve İlgasına Dair Kanun.
Bu kanun da inkılap kanunları arasında yer almaktadır. Konusu tekke, zaviye ve türbelerdir. Bunlardan ilk ikisi tasavvufa ait iki kurum, üçüncüsü ise önemli ve değerli ölülerin özel yapılı, ziyaret edilen, vazifelilerce bakılan ve korunan kabirleridir. Cumhuriyet inkılabının en önemli unsurlarından biri laikliktir; laiklik ise devletin dine karışmamasını, dinin tanımlaması, din kavram ve kurumlarının sınırlandırılması gibi yaklaşımlardan uzak durmasını gerektirir. İtikad ve fıkıh mezhepleri gibi tarikatlar da dine ait kurumlardır; bunların dindeki yerini ve hükmünü belirlemek, yaşatmak veya kaldırmak laik devletin yapabileceği bir iş değildir; bu konu dine inananları, dini yaşayanları ilgilendirir.
Diyelim ki tekke ve zaviyelerde rejime karşı bazı kimseler yerleşmiş ve zararlı faaliyetler gösteriliyormuş, diyelim ki buralar tembelhaneler haline gelmiş, diyelim ki, buralara şeyh olarak post kurmuş bazı kimseler halkı kandırıyor ve tasavvufu kullanarak menfaat sağlıyormuş... Bu takdirde devletin yapbileceği şey kanunda suç olan fiilleri engellemek ve failleri cezalandırmaktır; yani yorgan yakılmaz, pire öldürülür. Okullarda, kahvehanelerde, camilerde, derneklerde vb. yerlerde de rejim aleyhine veya kamu yararı ve düzenine aykırı fiiller işlenebilir; ama bu yüzen bu yerler haritadan silinmez, suç fiiller engellenir; aksi halde "Şu okullar olmasa milli eğitim ne güzel idare edilir" diyen ve böyle dediği için yıllardır kendisine gülünen Maarif Nazırı durumuna düşülür.
"Türbe İslam'da var mıdır, yok mudur, kabir iyaret edilir mi, edilmez mi, edilirse niçin ve nasıl edilir" gibi komular devleti değil, sivil tolumu ve İslam alimlerini ilgilendirir. Türbelerde suç işleniyorsa o zaman devletin görevi türbeyi kapatmak değil, suçluyu cezalandırmaktır. Ayrıca laik devlet, "İslam'a aykırı" gerekçesine dayalı yasak ve suç da tesis edemez. Eğer böyle yapabiliyorsa önce faizi, kumarı, zinayı (evli olmayan yetişkinler arasındaki rızaya dayalı cinsel ilişkiyi)... yasaklaması gerekir; çünkü bunların İslam'a aykırı olduğunda hiçbir şüphe ve tartışma yoktur, türbe ise en azından tartışmalı bir konudur.
Gelelim bu inkılap kanununun sosyal gerçeklikle uyuşmasına.
Bu kanun çıktığı günden beri, daha öncesinde olduğu gibi Türkiye'de tarikatlar vardır; ancak yasaktan önce tekke ve zaviyelerde açıkça var olduğu halde yasak sebebiyle evler ve bazı mekanlar tekkelerin yerini almıştır.
Türbeleri kapatınca türbe ve ziyaret yok mu olmuştur? Hayır, asla, birçok türbe açıktır, bazen devletin üst düzey yöneticileri tarafından bile ziyaret edilmektedir. Türbeyi koruyan ve temiz tutan insanların (türbedar) işine son vermek şu iki sonucu doğurmuştur: 1. Birçoğu eşsiz sanat eseri olan türbeler harap, çöplük ve bitirimhane olmuştur. 2. Türbe çevresinde dilenciler üstlenmiş, emek çekmeden, bir hizmet yapmadan ziyaretçilerden menfaatlenmişlerdir.

Medeni Nikah

Yeni Medeni Kanunun 134. maddesine göre "Birbiriyle evlenecek erkek ve kadın, içlerinden birinin oturduğu yer evlendirme memurluğuna birlikte başvururlar. Evlendirme memuru, belediye bulunan yerlerde belediye başkanı veya bu işle görevlendireceği memur, köylerde muhtardır. 143. maddeye göre de "Evlenme töreni biter bitmez evlendirme memuru eşlere bir aile cüzdanı verir. Aile cüzdanı gösterilmeden evlenmenin dinî töreni yapılamaz. Evlenmenin geçerli olması dinî törenin yapılmasına bağlı değildir."
Kanunun amir hükmüne göre evlendirme memuru veya muhtar dışında bir merciin veya şahsın önünde yapılan evlenme akdi geçerli değildir. Ayrıca aile cüzdanı gösterilmeden; yani resmi evliliğin yapıldığı belge ile ispat edilmeden "evlenmenin dini töreni" yapılamaz. Ceza kanununda aksine hareket edenler için ceza da öngörülmüştür.
Türkiye'de 18 yaşından sonra, evli olmayan tarafların (bir kadınla bir erkeğin) rızalarıyla yaptıkları cinsel temas (dinimize ve ahlakımıza göre zina sayılan, günah ve ayıp olan fiil) suç değildir, cezası yoktur, ama bin yıldan beri milletimizin yaptığı bir evlenme şekli hem geçersiz sayılmış hem de yapanlara ceza uygulanmıştır. Nedir bu evlenme şekli? Günlük dildeki ifadesiyle imam nikahı veya dinî nikah. Kanun "evlenmenin dinî töreni" diyor; halbuki imamın yaptığı, daha doğrusu onun önünde yapılan şey "tören" değil, evlenme akdidir. Bu akdi evlendirme memurunun veya köylerde muhtarın önünde yaparsanız geçerli oluyor da imam, müftü, vaiz gibi bir din görevlisinin önünde yaparsanız geçerli olmuyor, hatta ceza da alıyorsunuz. Peki bu kanun niçin çıkarılmış? Laikliği uygulamak ve korumak için. Bu anlayışa göre eğer evlenme akdi din görevlisinin önünde yapılırsa, devletin düzeni dine dayandırılmış olur, bu da laikliğe aykırıdır. Defalarca yazdım bir daha tekrarlayayım: Devlet kanun çıkarırken vatandaşların inançlarını, âdetlerini, ihtiyaçlarını göz önüne alır, bir şahsın, gurubun, bölgenin inancını bütün vatandaşlara dayatmaz, mecbur kılmazsa bu laikliğe aykırı olmaz, olmamalıdır, laiklik böyle anlaşılmalıdır. Birçok Batı ülkesinde laiklik uygulama olarak vardır, ama buralarda evlenme akdi kiliselerde de yapılır ve papazlar akdi tescil ederler. Kanun evlenme akdinin mutlaka ve tek yer olarak belediyede, kilisede veya camide yapılacağını şart koşarsa bu laikliğe aykırı olur, ama isteyenlerin buralarda yaptırabileceğini ve har halü kârda akdin tescil edilmesini (hukukun öngördüğü şekilde bir deftere yazılmasını, imza altına alınmasını...) kabul ederse bu laikliğe aykırı olmaz, olmamalıdır. Aksi dayatma olur; Türkiye'deki böyledir, herkese "evlendirme memuru veya muhtar önünde evlenme" dayatılmış, mecbur kılınmış, imam veya müftüye bu selahiyet verilmemiştir.
Peki bu dayatmanın sonucu ne olmuştur?
Binlerce imam nikahlı evli çiftler ve onların, devletçe "nesepleri sahih kabul edilmeyen" çocukları. Devlet bunu düzeltmek için imam nikahını da hukukun içine alacak yerde, zaman zaman af kanunları çıkararak sıkıntıyı giderme yolunu tercih etmiştir. Bana göre bu inkılap kanunu da değişmeli, şehirlerde müftülere, köylerde imamlara, evlenme akdini yaptırma ve kaydetme yetkisi verilmelidir. Sayın Ayşe Düzkan'ın da(Gazetem-net, 24 Ocak, 04) bu görüşte olması benim için ilgi çekicidir: "Türban yasağının kaldırılmasının birkaç başka taleple desteklenmesi gerektiğini düşünüyorum. bunlardan birincisi çok geniş bir kadın kesimini ilgilendirmekte; bu da imam nikâhının resmen kabul edilmesidir. böylece erkeklerin istedikleri kadar kadınla, imam nikâhiyla evlenmeleri ve imam nikâhiyla evli kadınların yasal haklarından mahrum olmaları engellenecektir."
Latin asıllı Türk rakam ve harflerinin kabulü yanında keşke eski harflerimiz de yasaklanmasaydı, liselerde ve üniversitelerde (ilgili bölümlerde) öğretilseydi, o zaman bir millet için çok önemli olan "geçmişi ile bağ kura" imkanı devam ederdi, münevverlerimiz kendi kültür kaynaklarımızı okur ve anlarlardı.

27 Subat 2004
Cuma

  Şu anda sayfası gösterilen kitap.
Bu Kitapta:
Önceki Makale
Sonraki Makale
İçindekiler
Tarihe Göre:
Önceki Makale
Sonraki Makale
Makale Listesi
Site Sayfaları
Ana Sayfa
Hakkında
Makaleleri
Kitapları
Soru Konuları
Soru Listesi
Hayrettin Karaman`ın Sohbetleri
Şiirleri
Bütün site içeriğinin genel kelime indeksi.
Sitede Arama
Hayrettin Karaman'ın Siteye Son Eklenen Yazıları
E-posta
Siteyi Link ve Kaynak Gösterimi
m.HayrettinKaraman.net Mobil-Metin Versiyonu Hakkında

Facebook Sayfası:

Bulunduğunuz Sayfayı:



Sayfa başına gider Siteden rastgele bir sayfa seçer. Hafızadaki önceki sayfaya döner Hafızadaki sonraki sayfaya döner
   
Bu Kitapta: Önceki Makale Sonraki Makale İçindekiler Tarihe Göre: Önceki Makale Sonraki Makale Makale Listesi