www.HayrettinKaraman.net: İslâm Hukuku Profesörü Hayrettin Karaman'ın Web Sitesi
Siteden rastgele bir sayfa seçer. Hafızadaki önceki sayfaya döner Hafızadaki sonraki sayfaya döner
 


ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

İSLAM, İSLAMCILIK ve İSLAM DÜNYASI

Federasyon ve hilafet

Bazı çevreler ısrarla Türkiye'de iki tehlikeden söz ediyorlar; irtica ve bölücülük. Bu tehlikeleri ortadan kaldırmak için gerekirse insan hak ve özgürlüklerinin kısıtlanabileceğini ve hatta demokrasinin askıya alınabileceğini de ilave ediyorlar. Buna karşı bazı gruplar da -sanki evet bu iki tehlike mevcut, temsilcileri de bizleriz, ne duruyorsunuz, hak ve özgürlükleri biraz daha kısın, demokrasi bizim neyimize dercesine- bazı Kürtler federasyon, bazı Müslümanlar da hilafet (şeriat düzeni) istiyorlar.

Bu durum karşısında taraflara gerçekçi olmaları, vehimlere, hayallere kapılmamaları için bazı şeyleri hatırlatmak gerekiyor.

Federasyondan başlayalım. Türkiye'de yaşayan Kürtlerin ülkedeki dağılımları ve Kürt meselesi ile Kürt kimliğine bakışlarındaki önemli farklılık göz önüne alındığında bu talebin bütün Kürtlere ait olduğunu söylemek doğru olmaz. Ülkede birlik içinde, kardeşçe yaşamak var iken federasyon diye bölünmeyi istemek hem iyi niyetle, hem de akıl ve basiretle bağdaşmaz. Kürt kardeşlerimizin bazı haklı talepleri varsa ki, var olduğu anlaşılmaktadır, bunları bölünmeden karşılamanın yolları vardır ve sorumluların bu yollara yönelmeleri elzemdir. Birçok ülkede farklı etnik aidiyetler var; bu gruplar hemen bölünme, ayrılma, federasyon isteseler kıyamet kopar; zaten -azı müstesna- kendileri de bunu istemezler, istemiyorlar. Büyük ve hakim kitle, kendini azınlıkta hisseden ve bazı haksızlıklara uğradığını iddia eden gruplarla -demokratik kurumlar aracılığı ile- diyalog kuruyor, aradaki -olmaması gereken- farkları kaldırmak, adaleti sağlamak için gerekli tedbirleri alıyorlar ve bunu yapanlar kazanıyorlar.

Devlet düzeninin İslam'a göre değişmesini isteyenler Müslümanların kaçta kaçı? Önce TESEV'in yaptığı araştırmadan bu konudaki gerçeği görelim:

"...Araştırmamız, bu varsayımın doğru olmadığını göstermiştir. Kişilerin ne ölçüde dindar olduklarını, kişisel yaşamlarında dinin gereklerini yerine getirip getirmediklerini irdelediğimiz sorulara verilen cevaplar Türk halkının genelinde dinine bağlı ve inançlı Müslümanlardan oluştuğu tezini doğrulamaktadır. Ancak dini inanç ve ibadet halkın büyük bir çoğunluğu tarafından kişisel yaşamla sınırlı görülmekte, dinin kamu yaşamını etkilemesi ve kamu yaşamında daha görünür bir yer edinmesi tasvip edilmemektedir. Örneğin Türk halkının % 67,2'si dinin devlet ve siyaset düzenini yönlendirmesini zararlı bulmakta, buna karşın bu görüşe katılmadığını belirtenler % 16,4 ile sınırlı kalmaktadır."

Demek ki, halkın büyük çoğunluğu (% 67,2), herkesi bağlayan kanunların ve düzenin şeriata dayanmasını değil, isteyenlerin Müslümanca yaşamalarının sağlanmasını istiyorlar. Geri kalan yüzde 16,4 ünün de önemli bir kısmı, "İslam'ın devlet ve siyaset düzenini yönlendirmesini", "herkese dayatılacak İslam" anlamında değil, Müslümanların kamusal alanda da -başkalarının hak ve özgürlüklerine zarar vermeden- var olmaları manasında istemektedirler.

Durum böyle olunca her iki tehlikeyi de abartmaya, vehim ve tahminlere dayanarak hak ve özgürlükleri ortadan kaldırmaya, demokrasinin kurallarını (siyaseti seçilmişlerin yapmaları, bürokratların durumdan vazife çıkarmamaları...) altüst etmeye gerek yoktur.

Bu topraklarda yaşayan büyük kitlenin ülkeyi böldürmeyeceğine ve halkın büyük çoğunluğunun şeriat düzeni istememesine rağmen bu sevdaların peşinde koşan, ortada böyle bir imkan varmış gibi ortalığı bulandıranların maksatları ne olabilir?

İbrahim Karagül, Akif Emre gibi yazarlarımız piyonların maksatlarından ziyade oyunu kuranların maksatlarına dikkat çeken yazılar yazdılar. Ben bunları tekrar etmek yerine biraz da bildiğim bir vadide yürümeyi tercih ederek hilafet ve şeriat talebi üzerinde durmak istiyorum.

Diyelim ki, bunu isteyenler (veya bunlardan bazıları) piyon yahut taşeron değil de samimi bir kısım müslümanlardır; peki bunlar neyi istediklerinin, bunu istemenin ne demek olduğunun ve bu isteğin gerçekleşme ihtimalinin, eğer bu mümkün değilse talebin getiri ve götürüsünün farkında mıdırlar, bu konular etrafında yeteri kadar düşünmüş müdürler?

Beraber hatırlayalım ve düşünelim.

Hz. Peygamber (s.a.) vefat edince ona ait olan üç vazifeden peygamberlik sona erdi, insanların eğitimlerine rehberlik etme (irşad) vazifesi bazılarına göre sûfiyyeye, bazılarına göre de ulemâya intikal etti. Toplumun siyasi liderliği ise, adayların farklı usullerle belirlenmesi ve ümmetin o günkü imkanlara göre bey'at etmesi; yani "namzedi kabul ederek doğru yolda yürüdüğü sürece ona itaat sözü vermeleri" ile seçilmiş olan bir şahsa verildi, daha sonra bunun unvanı "halîfe" oldu. İlgili açıklamalar ve uygulamalara göre gerçek (râşid) halifede olmazsa olmaz şartlar aranırdı, bunların başında yeterlik vardı; yeterlik (ehliyet) ise "dindarlık, ilim, ahlak ve vazifeye elverişli olma bakımından mevcut namzetlerin en iyisi olmak" demekti. Yönetimi yeteri kadar yardımcı ve memur ile yürütecek olan halife ümmeti temsil eden bir heyet tarafından takip edilir, denetlenir, yanlış yaparsa doğru yola sevk edilir, yanlışta ısrar ederse vazifeden alınabilir, yeterliği ve başarısı devam ettiği sürece de vazifede kalırdı. Hz. Hasan'ın çok kısa süren halifeliği sayılmazsa babası Hz. Ali'nin vefatından sonra ümmetin başına geçen Muaviye b. Ebu-Süfyan, yukarıda özellikleri özetlenen halifelik sistemini bozdu, onun yerine saltanat ve istibdadı getirdi. O zamandan sonra da bir daha gerçek (râşid) halifelik geri gelmedi, adı halife olan sultanlar, yeterli olsunlar olmasınlar ümmetin başına geçtiler ve sultan ölmeden en yakını bir erkek onun yerine geçmeye hazır hale getirildi, ümmetin bay'atı zorla alındı, danışma göstermelik ve seçmeci oldu, İslam adına denetleme ve gerektiğinde azletme imkanı ortadan kalktı, sultanlar ancak saraydan rakipleri tarafından öldürüldüler veya tahttan indirildiler. Doğru olan, olması gereken tek ümmet ve tek yönetim iken bazen birden fazla "halifelik iddia eden adam/sultan" bulunduğu oldu.

Şimdi yeniden istenen halifeliğin (hilafetin) kısaca hikayesi bundan ibarettir.

Sorulara gelelim:

1. Bugün ümmet parçalanmış, birçok ulus devlete bölünmüştür; bir devlette birini halife yapmaya (orada hilafeti kurmaya) muvaffak olundu diyelim -ki, klasik manada halifelik kastediliyorsa bu imkansız gibidir- diğer ulus devletlerde yaşayan halkın bey'atı nasıl sağlanacak? Buna itiraz edecek guruplar ve devletler olacağına göre İslam ülkeleri arasında bir savaş mı başlatılacak?

2. Durum kesin ve açık olarak böyle iken müslümanların yapması gereken, şurada burada halifeliği yeniden kurma hayalinin peşine düşmek midir, yoksa İslam ülkeleri arasında, halifeliğin mana ve maksadına bir adım teşkil edebilecek olan "tanışma, görüşme, dayanışma, birlikte ortak problemleri çözme... ve bunlar için olabilecek en uygun örgütlenme yollarını arayıp bulmak mıdır?

Bence şimdi yapılması gereken bu ikincisidir.

İki tehlike gündemde tutulmak isteniyor: İrtica ve bölücülük. Bölünmeyi, bölmeyi isteyenlerle ve bunun için şiddete başvuranlar, terörist eylemlerde bulunanlarla en uygun şekillerde mücadele etmek ödevdir; buna herkesin katılması gerekir. Ama bölücülük tehlikesini, hak ve özgürlükleri gereğinden fazla sınırlamak, bazı imtiyazları elde tutmak için kullanmayı da tasvip etmek olamaz.

Şeriat istemeyi de ikiye ayırmak gerekiyor.

1. Din hürriyetini kısıtlamak, demokrasilerde de bir hak ve meşru olan dindarlaşmayı engellemek için irtica tehlikesini (şeriat ve hilafet talebini) kullananların tertip ettiği, yönlendirdiği, işçi olarak kullandığı fertler ve gurupların şeriat talepleri. Bu talepler sırıtıyor ve tecrübe kazanmış bulunan halkımız tarafından hemen teşhis ediliyor, acı bir tebessümle karşılanıyor, perde arkasındakiler ayıplanıyor.

2. Samimi dindarların şeriat istemeleri. Bunu da ikiye ayırmak gerekiyor: a) Kendileri için istemek, b) Herkes için istemek.

Samimi dindar bir müslümanın kendisi için şeriat istemesinden, şeriata uygun yaşamayı talep etmesinden daha tabîî bir şey olamaz. Bunun manası, başkalarının hak ve özgürlüklerine zarar vermeden (vermediği sürece ve alanlarda) müslümanca yaşama hak ve imkanının tanınması, önlerine "laiklik, çağdaşlık, ilkeler vb." adına engellerin konmamasıdır. Bütün hür ve demokrat ülkelerde din özgürlüğü vardır, bizde olandan fazla vardır ve "din özgürlüğünü sağlamak için yapılan düzenlemeler laikliğe aykırı olarak anlaşılmaz, yorumlanmaz". Mesela bir yerde ilgili bakanlık "dini inançları gereği şurada ve burada baş örtmek serbesttir", "Din eğitimi isteyenlere devlet bu imkanı verir ve gerekli düzenlemeleri yapar, tedbirleri alır veya sivil topluma imkan tanır" diye bir kanun çıkarsa, bir karar alsa, bir genelge yayımlasa kimse (başta mahkemeler) bunu laikliğe aykırı bulmazlar, iptal etmeye kalkışmazlar.

Başkalarının hak ve özgürlüklerine zarar verecek şekilde (bunu istemeyen başkaları için) şeriat istemek insan hak ve özgürlükleri korumayı ilke edinen demokrasilerde asla müsamaha edilemeyecek, izin verilemeyecek bir taleptir. Ama bu talebin ceza ile karşılanmasının şartı "cebir ve şiddettir". Demokrat ülkelerde dine dayalı düzen istemek, bunu yazmak ve konuşmak suç değildir. Faşist veya dinci partilerin kurulması bile tartışılmakta, bazılarında buna da izin verilmektedir. Kesin olarak yasak olan şey, cebir ve şiddet kullanarak başkalarına din ve ideoloji dayatmaktır. Türkiye'de gerek kişinin kendisi için ve gerekse -cebir ve şiddete başvurmadan- genel olarak şeriat istemesi laikliğe aykırı sayılmakta ve engellemek için yaptırım uygulanmaktadır.

Peki İslam'a göre insanlara cebir ve şiddet kullanarak din dayatmak, bu manada herkes için şeriat istemek caiz midir?

Bu soruyu "her kes müslüman olacak ve müslümanlar gibi yaşayacak" şeklinde anlarsak caiz değildir; bu "dinde zorlama" demektir ve İslam bunu menetmektedir. Şeriatla yönetilen toplumlarda da -bir manada- çoğulcu bir toplum yapısı vardır; farklı dinler ve kültürler bir arada -hak ve özgürlüklerden azami yararlanarak- var olurlar, yaşarlar.

Demokrasilerde izin verilmeyen, İslam'da ise -mümkün olduğunda- istenen şey, "müslümanım diyenlerin topluma açık yerlerde İslam'a aykırı davranışlarda bulunmamalarından, eğer olursa engellenmesinden" ibarettir.
Hem şeriat isteyenlerin hem de şeriat tehlikesinden söz ederek meşru olan dindarlaşmayı engelleyenlerin bu konuları doğru bilmeleri, bilerek davranmaları gerekiyor. Demokrasi ile idare edilen ülkelerde şeriat isteyenler de engelleyenler de olmayacak şeylerin peşine düşmemelidirler. Mümkün olan, çoğulcu demokratik bir toplumda herkesin inandığı gibi yaşaması ve başkalarını zorlamadan taraftarlarını arttırmak için meşru gayretler içinde olmaları, devletin de tarafsızlığını korumasıdır.

23-30 Eylül 2005

  Şu anda sayfası gösterilen kitap.
Bu Kitapta:
Önceki Makale
Sonraki Makale
İçindekiler
Tarihe Göre:
Önceki Makale
Sonraki Makale
Makale Listesi
Site Sayfaları
Ana Sayfa
Hakkında
Makaleleri
Kitapları
Soru Konuları
Soru Listesi
Hayrettin Karaman`ın Sohbetleri
Şiirleri
Bütün site içeriğinin genel kelime indeksi.
Sitede Arama
Hayrettin Karaman'ın Siteye Son Eklenen Yazıları
E-posta
Siteyi Link ve Kaynak Gösterimi
m.HayrettinKaraman.net Mobil-Metin Versiyonu Hakkında

Facebook Sayfası:

Bulunduğunuz Sayfayı:



Sayfa başına gider Siteden rastgele bir sayfa seçer. Hafızadaki önceki sayfaya döner Hafızadaki sonraki sayfaya döner
   
Bu Kitapta: Önceki Makale Sonraki Makale İçindekiler Tarihe Göre: Önceki Makale Sonraki Makale Makale Listesi