www.HayrettinKaraman.net: İslâm Hukuku Profesörü Hayrettin Karaman'ın Web Sitesi
Siteden rastgele bir sayfa seçer. Hafızadaki önceki sayfaya döner Hafızadaki sonraki sayfaya döner
 


Devlet Demokrasi, Çoğulculuk ve İslâm
Hocam Kur'an'daki siyasi kavramlardan başlayalım isterseniz. Kur'an'ın siyasete bakışı nedir? Kur'an'ın bütününde siyaset ne kadar yer kaplamaktadır?
Bence Kur'an-ı Kerim'de siyaseti kavram ve kurum olarak belirleyen ve çerçevesini bize veren (dokuz) anahtar kelime vardır. Bu kelimeler, tevhid, itaat, hilâfet, bey'at, şûra, emir bi'l-maruf nehiy ani'l-münker, velâyet mülk ve hükümdür. Bu dokuz kavramın açılımı yapıldığında hemen hemen İslâm'ın siyaset teorisi ortaya çıkarılmış olur. Kur'an-ı Kerim'de, bir kavram veya kurumun yahut da bir talimatın yer almasında hacim pek önemli değildir. Yani, Kur'an-ı Kerim'de bir emrin bir kez dahi yer alması yeterlidir. Bizim için o emrin bağlayıcılığı önemlidir. Şöyle de söyleyebiliriz: Bir emir 10 kere yer alır; ama ibaha için olur, tavsiye için olur, haberdar etmek için olur. Fakat bir kere geçen bir emir de vücûb için olursa her surette inananlar için bağlayıcıdır. Ve onlar bu emir ya da emirlere itaat etmek zorundalar. Dolayısıyla kemmiyet önemli değildir.
Tevhid: Allah'ın yaratıcı, ma'bûd, kâinata hâkim (kayyûm), hüküm koyucu ve hükmedici olarak bir, tek, eşsiz, ortaksız, benzersiz olduğu gerçeğidir. Diğer ilkeler bu tevhid ilkesinin açılımı sayılabilir.
Objektif bilgi ile Allah'ın verdiği sabit olan izin ve selâhiyet bulunmadıkça veya kullar meşru yollardan, sözleşmelerle razı olmadıkça hiçbir kimsenin diğeri üzerinde "hakimlik, sahiplik, üstünlük, yöneticilik hakkı ve selâhiyeti yoktur. Bütün insanlar aynı unsurdan yaratılmışlardır, kulluk ve itâat yalnız Allah'adır.
İtâat kavramı: Allah'a, Hz.Muhammed (s.a.)'e ve Ülü'l-emre itaat edilmesi gerektiğine dair emirler Kur'an'da sıkça geçmektedir. Bu sıralama, aynı zamanda bir hiyerarşik sıralamadır. Aşağıdan yukarıya doğru bu hiyerarşiyi açmamız gerekirse: "Mahlûk kim olursa olsun Hâlik'a isyan noktasında ona itaat edilemez." Ya da yaratan ile yaratılanın emirleri yan yana geldiğinde, tercih mutlak olarak Yaratanın emirleri doğrultusunda yapılmalıdır. Bu noktadan değerlendirdiğimizde, Ülü'l-emre itaatın şartı, onların emirlerinin Allah'ın emirleriyle mutabık olmasıdır. Resul'e itaat için de aynı şey geçerlidir. Fakat burada ayrı bir özellik vardır. Resul kavramının zımnında emri ve buyruklarının, tabii olarak Allah'ın emir ve buyruklarıyla mutabık ve muvafik olması zarureti vardır. Bu vasfın zımnen bulunmuş olması hasebiyle, ayrıca üzerinde durmamıza gerek kalmıyor. Çünkü yeryüzünde Peygamberin hataya düşmesi ve günah işlemesi, örnek olacağı için, Allah tarafından engellenir. Şayet hata ve zelle olsa bu da yine ümmete bir örnek tatbikat olarak intikal etmez. Bu yüzden de Allah tarafından ikaz edilen beşer nev'i, Peygamberlerdir. Bu itaat kavramı bize İslâm'ın siyaset teorisinde, siyasetin aşkın referansını veriyor; İslâm'da siyasetin, siyaset mekanizmasında geçen din-devlet, din-toplum, devlet-toplum ve fert-toplum ilişkisi ve devlet kavramı içerisinde yer alan yasama, denetleme, yürütme gibi bütün ilişki ve fonksiyonların bir İlâhi referansa bağlı olduğunu ve Allah'a itâtat mükellefiyeti içerisinde cereyan edeceğini gösteriyor. İtâat kavramı ile ileride açıklanacak hüküm ve mülk kavramları arasında bir içiçelik ilişkisi bulunduğuna da burada işaret etmek gerekir.
Üçüncü anahtar kavram hilâfettir. Bunun da Kur'an-ı Kerim'de defaatle geçtiğini görüyoruz. İnsan, Cenab-ı Hakk'ın yarattığı yeryüzünün halifesi sıfatına sahiptir. Burada hilafet dendiği zaman "birinin yerini alma, birinin yerine geçme ve onun namına tasarruf etme selâhiyetine sahip olmayı" anlıyoruz. Dolayısıyla ister Allah'ın halîfesi olalım, ister Allah Teala'nın bize bu sıfatı uygun gördüğünü düşünerek yeryüzünün halifesi olalım durum aynıdır; İkincisinin üstten bağımsız olmadığı ortadadır. Yani, insanın yeryüzündeki tasarrufu, tayine istinat eder ve kayıtlıdır. Hilafetin en üst kamu yöneticisine sonradan ünvan olarak verildiğini biliyoruz. Ama Kur'an terminolojisine göre her insanda, bilkuvve özellikle de her sâlih müminde bilfiil bu vasıf vardır, olmalıdır. Bunun yüklediği misyon, ilahî iradeyi yeryüzünde pratiğe aktarma misyonudur. Şimdi bu sıfatla bir fert, hayatında Allah iradesini tatbik etmekle yükümlüdür. Kamu alanında bu iradeyi tatbik etmek nasıl bir mekanizmayı gerektiriyorsa, onu kurmak da yine fertlerin ve onların oluşturduğu toplumun vazifesidir. İşte buradan devletin mekanizması, makamları, o makamlara uygun olan insanlar ve vasıfları... ortaya çıkar.
Dördüncü anahtar kelime, kamu alanında ilahi iradenin hakimiyeti ile fert-kamu temsilcisi arasındaki ilişkinin gereği olan bey'at kavramıdır. O halde ben, bendeki hilafet yükümlülük ve selahiyetini, kamu adına kullanmak üzere bir yerlere, birilerine vermeliyim, şartlı olarak vermeliyim ve o kişi, şartlara riayet ettiği müddetçe de ona itaat etmeliyim. Böylece birinci kavramla da bağlantı kurmuş olduk. İşte bu aktin adı bey'attır. Bu yüzden, bey'atı alelade bir seçimle eş tutmak pek doğru değildir. Bey'atta, diğer anahtar kavramlarla bağlantılı, daha geniş, daha derin, daha aşkın manalar vardır.
Beşince kavrama gelince, kamu hayatı, toplum hayatı gerekli kıldığı için bir fert hilafet çerçevesinde sorumlu olacaktır. Ve bir şartla onu, kamu hayatında selahiyetli kılmamız gereken makamların başına getirdik. Bizim o makamlara karşı, o makamların bize karşı hak ve sorumlulukları vardır. İşte bu da denetim ve şûra sorumluluklarıdır, yani beşinci anahtar kelime meşverettir. Meşveret, sadece Kur'an-ı Kerim'de buyrulduğu için değil, arzetmeğe çalıştığım siyaset teorisinin bütünlüğünün iktizâsıdır. Diğer kavramlarla yanyana getirdiğimiz zaman, denetim mekanizması gündeme gelir. Bunun Kur'andaki karşılığı emr-i bi'l-maruf, nehy-i ani'l münkerde de bulunabilir. Meşveret (şûrâ) meclisi tesis edildiği zaman, bu meclisin temelde iki vazifesinin olduğunu görürüz:
Birincisi: Bunlar halk adına, yönetime danışmanlık yaparlar ve fertlerin denetimine açıktırlar. Çünkü bütün fertler onlara bu selahiyetlerini bir şartla devretmişlerdir. Bu şartların yerine getirilip getirilmediğini kontrol etmek bütün fertlerin vazifesidir.
İkincisi: Denetimin kaynağı da burasıdır, bu meclistir. Toplum genişleyip yapılanması şekillendikçe, danışma ve denetimde temsili sistem bir zaruret olarak meydana gelmiş olur.
Emr-i bi'l-maruf, nehy-i ani'l-münker çerçevesinde itaat için gerekli olan şartların otoriteye devredilmesi ya da hal edilmesinin ne şekilde olacağı fıkhi açıdan nasıl açıklanmıştır?
En başta itaat kavramından hareketle, kendisine itaat edeceğimiz Ülü'l-emr'in bir takım şartları taşıması gerektiğini de çıkarmıştık. Biz bu insanı, bu şartları taşıdığı için, bu vazifeyi yerine getireceği umuduyla bir makama getiriyor ve denetliyoruz. Ya şartları kaybettiğini ya da yetersiz kaldığını gördüğümüzde, Allah'ın bizi yükümlü kıldığı vazifeyi yerine getiriyoruz. Fıkıh diliyle konuşmak gerekirse, küfre, zulme, fıska, fücura sapan ya da yetersiz hale gelen bir selahiyet sahibini o makamdan uzaklaştırmak (azil) ümmetin vazifesidir. Burada pek ihtilaf yoktur. İhtilaf ancak tatbikatında söz konusudur. Dengenin ve düzenin sağlanması ve önceliklerin belirlenmesi tartışma konusudur.
Velâyet: Emredici, bağlayıcı tasarruf ve temsil selâhiyeti demek olan velâyet ancak dini bir olanlar arasında caridir. Özel hukuk alanında din farkı velâyeti engellediği gibi kamu hukuku alanında da engeller.
Mülk: Hâkimiyet ve sahiplik manasında kullanılmıştır. Mutlak hâkim ve sahip Allah'tır. Kulların bu sıfat ve selâhiyetleri hilâfet ve vekâlet yoluyladır, iyretidir, şartlıdır ve sınırlıdır.
Hüküm kelimesinin anlam ve içeriğinde "hâkimiyet" kavramının özellikle yasama ve yargı unsurları vardır. Kanun vâzı'ı (hâkim) Allah'tır. Kulların yaptığı (şekillendirdiği) kanunlar, kaideler, hükümler ya O'nun açık ifadesinin kanun kalıbına konmuş şeklidir, yahut da -ilâhi ifadede kapalılık varsa veya aranan hüküm açıklanmamış olursa- ictihad yoluyla ilâhi hükmün keşfedilmiş, ortaya çıkarılmış şeklidir.
Yargı da Allah'ın koyduğu kanunlara ve irşat buyurduğu usûle dayanarak dâvayı hükme bağlamak, hâkimin kanâat ve ictihadına göre O'nun hükmünü tesbit edip uygulamaktır.
Bu dokuz temel kavram ve ilkeye emaneti, ehliyeti ve mükellefiyet gereği hürriyet (veya sorumluluğa dayalı selahiyet) ilkelerini ilave etmek de mümkündür, bunları yukarıdaki sekiz ilke içinde görmek de imkân dahilindedir.
Hilafet emanettir, emanet ehliyete riayeti gerektirir, insanlar emanete riayet, dünyaya geliş amaçlarını gerçekleştirmeye gayret ile yükümlü, bundan sorumludurlar. Sorumluluk ve yükümlülük ancak kişinin hak ve selahiyetleri olursa anlam kazanır ve yerine oturur. Bütün insanlar emaneti yüklenme ve hilâfeti îfa bakımından fırsat eşitliği içinde yaratılmışlardır. Dinde zorlama yoktur; dileyen mümin, dileyen kâfir olur (hürriyet), hiçbir kimsenin diğeri üzerinde peşin üstünlüğü yoktur (eşitlik); üstünlük hür irade ve çaba ile elde edilecek fazilete (takvâ), üstün vasıflara bağlıdır.
Emanet, ehliyet, hüküm ve mülk birlikte işletilince sosyal ve hukuki adâlete de ulaşılır.

Kamu hukuku meselesini biraz daha açar mısınız?
Gerçekten bu konu bence yanlış anlatılmış ve yanlış anlaşılmıştır. Bir çok insanın kafasında şöyle bir bilgi vardır. "Kitap ve Sünnet, özel hukuka çok yer vermiştir; fakat kamu hukukuna gerektiği kadar yer vermemiştir." Kamu hukuku hakkında ayet ve hadislerin az olduğu zannedilir. Bu anlayış kesinlikle yanlıştır. Doğru olanı ise, bu kaynaklardaki verilerin özel hukuka ait olan kısmının bilahere daha çok işlenmiş ve sistematize edilmiş olmasıdır. Yani ayrıntılı olarak işlenmiş, sistematize edilmiş kitaplardan hareketle kamu hukukuna ağırlık verilmesi gerekirken, bu faaliyet fert planında kalmış ve yetersiz olmuştur. Bunun arkaplanında tarihi sebepler bulunmaktadır. Bu sebeplerin başında ise istibdat ve saltanat gelmektedir. Yani istibdat ve saltanatın, kendi otoritesinin münakaşa edilmesine, içtihat konusu yapılmasına tahammül edememesidir. Yoksa, bundan önceki sorularınıza cevap verirken kullandığın temel kavramlar çerçevesinde ele alırsanız birçok ayet kamu hukuku hakkındadır. Onun dışında Hz. Peygamber'in ve Hulefa-i Raşidînin yıllarca sürmüş olan toplum ve devlet yönetimi vardır ve Allah size "bütün davranışlarıyla örnek bir insan gönderiyorum" diyerek, bir toplumun ve devletin nasıl yönetileceğine de onunla yol göstermiştir.
Peygamberimiz, kendisinden sonra gelen halifelerin takip edilmesini, miraslarına sahip çıkılmasının gerekliliğini belirtmiştir. Onların hayatlarında ve devlet tecrübelerinde değerli bir miras oluşmuştur. Fakat maalesef ileriki dönemlerde, bu miras zenginleştirilmekten ziyade tüketilmiştir. Kısaca toparlarsak, kamu hukukuna, devlete ve siyasete ait olup bütün çağlar için, en uygun mekanizmalarla, teamüllerle, modellerle doldurabileceğimiz çerçeve hükümler ve o çağa (asr-ı saâdete) ait özel hükümler, örnekler ve uygulamalar vardır.

"Gerçek laiklik İslâm'dadır yahut İslâm'da laiklik de vardır" şeklindeki malum sözlere nasıl bir açıklık getirebilirsiniz? Laiklik kavramını getirmiş olduğunuz bu açıklamalar çerçevesinde nasıl değerlendirebiliriz?
Bizim memleketimizde daha çok lâik kelimesi kullanılırken, sonraları siyasi edebiyatımıza seküler kelimesi de girmiş oldu ve insanlar da gördüğüm kadarıyla üç gruba ayrıldılar. Bunlardan bir grup, İslâm'ın laik olmadığını fakat seküler olduğunu iddia eder ve laiklik ile sekülerliği birbirinden ayırır. Bir başka grup İslâm'ın laikliği bünyesinde barındırdığını söyler. Üçüncü bir grup ise "İslâm ne seküler bir modeli öngörür, ne de laikliği bünyesinde barındırır" diyorlar.
Ne anladığımı söylemem gerekirse seküler kavramı daha genel dünyeviliğe, beşerî alana yani Allah'ın dininin müdahale etmediği, yok sayıldığı bir alan yapısına tekabül eder. Laik ise bunun içerisindeki siyasi boyutu temsil etmektedir. Öyleyse, ister laisizm, ister sekülerizm olsun, özünde öyle bir alan öngörüyor ki, din oraya kesinlikle karışmayacaktır. Buradan hareketle İslâm'a geldiğimizde, İslâmda dinin karışmadığı özel ve genel hiçbir alan yoktur. Vardır diyen ya bilmiyor ya da bildiği halde kasta binaen böyle söylüyor demektir. İslâm'daki müdahale anlayışını, ilâhî-dînî sınırlama, hüküm koyma, talimat verme, irşad etme şeklinde idrak etmemiz gerekiyor. Yoksa bu müdahale insanların iradelerini, kişiliklerini de ele alıp, ona hakim olup zorla yönlendirme manasında da değildir, ruhban sınıfının müdahalesine benzer bir müdahale de değildir.
İslâm'a göre de insanda irade hürriyeti vardır. Mükellefiyet, cennet, cehennem ve imtihan hep bu irade hürriyetine bağlıdır. Fakat, yasama, irşad etme, kaideleri geçerli hale getirme açısından dinin müdahil olmadığı hiçbir alan yoktur. Kur'an'ın ilk ayeti Allah'ın adıyla başlamaktadır. Her işe onunla başladığımız Besmele'den başlayıp Nas suresine kadar Kur'an'ı baştan sona okuduğumuz zaman bu söylediklerimin doğru olduğunu görebiliriz. Netice itibariyle İslâm ile sekülerizm ve laisizmin uzlaşan, paralellik arzeden yönleri yoktur. Bunların yan yana gelmesi mümkün değildir. İslamda olan din ve düşünce hürriyetidir.

Hocam biraz daha günümüze gelirsek, Ali Abdürrâzık, Taha Hüseyin gibi İslâm'da devlet ya da İslâmi bir devletten söz edilemeyeceğini, dinin iman, ahlak ve ibadetten ibaret olduğunu iddia ediyorlar. Sizce İslâm'da devlet ya da İslâmi devlet hangi esaslara dayanmaktadır?
Bu ayırmaları açıklamak, analiz etmek, sonra da senteze varabilmek için yapabiliriz. Fakat din ve devleti birbirinden ayırarak, "birinin diğeriyle alakası yoktur, bunlar iki ayrı alandır" diyerek böyle bir ayırım yoluna gidemeyiz. Zannedersem temel yanılgı buradan kaynaklanıyor. Ya insanlar ne düşündüklerini istedikleri gibi ifade edemiyorlar ya da söylenenler bazen yanlış anlaşılıyor.
Şimdi insanı ruh ve madde olmak üzere ikiye ayırabiliriz. İnsanların umumiyetle ruh diye ifade ettikleri her birimize ait nefs vardır. "Ruh-i menfûh" dediğimiz, Allah'ın nefh ettiği (üfürdüğü) ruh ise ayrıca bir unsurdur. İnsanın özü nefs ve ruh-ı menfûh'dur. Ben insanı tahlil ederken hangi unsurlardan müteşekkil olduğuna baktığımda ruh ve beden diye ayırabilirim. Sonra da asıl insanı insan yapan ruhtur, nefstir derim. İrade, Allah-kul ilişkisi, ölümden sonraki hayat, oradaki saadet ya da şekavet, tamamen ruh ve nefsle ilgilidir. Bu sözlerin tamamı doğrudur, ama bu sözleri, "Bedenin hiçbir önemi yoktur, olsa da olur, olmasa da olur, ruh ile beden arasında hiçbir ilişki yoktur" manasında söylersek yanılmış oluruz. İşte ben din ile siyaset ve devleti de ruh ile bedene benzetiyorum. Dinin özünü göz önünde bulundurursak, esasını idrak edersek; ne için gelmiştir, hedefi nedir, diye bakarsak, dinin gerçek hedefinin her bir insan ferdinin serbestçe, kendi iradesiyle Allah'ı tanıması ve O'na kulluk etmesi olduğunu anlarız. Asıl hedef, Allah ile kul arasındaki ilişkidir. Bu rabıtanın, insanın -yine bedeni de dahil- nefsinde hasıl edeceği kemaldir.
Ama biz madde âlemindeyiz, dünyadayız. Dünya, madde ile mananın, ruh ile bedenin beraber bulunduğu, bütünlük teşkil ettiği yerdir. Öyleyse bizim şimdi Allah'a kulluk edebilmemiz için bedeni terketmemiz, bedensiz bir nefs halinde dünyada var olmamız mümkün değildir.
Bütün siyasî mekanizmalar bence dinin özünü fonksiyonel hale getirmek, hayata geçirmek için vardır. Devlet, siyaset, hukuk ve toplum olmadan ve bunlar ilâhî irade ve düzenlemeye ayak uydurmadan veya hür dini hayatı mümkün kılacak şekilde düzenlenmeden dinin özü olmaz, din hayat bulamaz, yaşayamaz.
Ben bu teorisyenlerin ya anlatmak istediklerini tam olarak ifade edemediklerini ya da dini yeterince anlamadıklarını düşünüyorum. Basite indirgeyerek söylememiz gerekirse, bir ferdin müslüman olarak var olması ve Allah'a kulluğunu icra etmesi, bedenine ve diğer insanlarla olan ilişkisine, yani çevresine bağlıdır, bu çevreyi, ferdin dini amacına ulaşması için müsait tutan bir toplum düzenine ihtiyaç vardır. Bu söylediğim halkalar olmadan merkezden muhite doğru, dinin özü diye vurguladığımız ve laiklerin sıkça vurguladıkları herkesin kendi öz hayatında, vicdanında Allah'a kul olması mümkün olmaz, gerçekleşmez, devam etmez.

Günümüz siyasi söyleminde İslâm Devleti hakkında ileri sürülen görüşleri toplu olarak değerlendirebilir misiniz?
Günümüzde İslâm Devleti kavramı hakkında ve bunu oluşturmak için ortaya konan hareketler üzerinde daha alimce, fakihçe ve daha soğukkanlı durmak ve böyle yaklaşmak gerekir. Benim şöyle bir tespitim var: Türkiye'de devleti genellikle mühendisler yönettiği gibi dünyada da İslâm Devleti hakkında konuşan, İslâm Devletini oluşturmak için bir harekete liderlik eden insanlar arasında, İran Ayetullah'ını istisna edersek, pek fakih ve hakîm yoktur. Bunların mesleklerini ayrıca saymak istemiyorum. Fakat, netice itibarıyle İslâmi hukuk ve siyaset alimleri yok. Bir anlamda bunlar samimi müslüman; ama amatör fakihtir. Bu birinci tespitim. Yani siz bana sağlıklı buluyor musunuz? derken, öncelikle sağlıklı bulmuyorum demeliydim.
Bu söylediklerimle liderlerin ilmî alt yapılarını oluşturan bilgiyi ve ihtisası arz etmeye çalıştım. Sonra bütün bu insanlar bulundukları toplumda öngördükleri hareketi, hür bir ortamda değil, bir baskı altında sürdürmek zorunda kaldılar. Bu da ortaya konan her fikrin, her davranışın tepkisel olması sonucunu doğurdu. Fıkhî kaidelerden uzak kalındı. Ve bu hareketleri yürüten zevatın çoğunun selefî çizgide olmaları vâkıası vardır. Selefî anlayış, genel olarak hikmet çizgisinden biraz uzak kalmıştır. Ben burada hikmeti, yalnızca felsefe olarak değil, felsefe, fıkh/kelam ve tasavvuf olarak alıyorum. Binaenaleyh daha ziyade hikmet-i İslâmiyeyi kastediyorum. Hikmet-i İslâmiyeyi de yalnızca bilgi olarak almıyorum. Aynı zamanda eğitim boyutunu da göz önünde bulunduruyorum. Dolayısıyla da tasavvufu/zühdü devreye sokmuş oluyorum.
Selefî çizgi ise biraz zahircidir, nasscıdır. Tabii ki, onlar iyi niyetlidir. Onların da ruhani ve deruni yanları vardır. Fakat mekanizmalarını oluşturmamışlardır. İşte bu söylediğim gerekçelerin etkisiyle siyasi İslâm ve İslâm devleti söylemi, bazen derinlikten yoksun, sathi, tepkisel ve dengesiz bir oluşumu ifade etmektedir. Yani vurgulanması icâb eden İslâm'ı gözardı eden; bir kısmının da altını çizip hep onu öne süren bir tavır sergilenmiştir. Bu bakımdan sağlıklı olduklarını söylemem mümkün değildir. İslâm'ın siyasi yönü ve yanı ihmal edilemez; ancak İslâm bundan ibaret değildir.

İslâm'da parti, demokrasi, çoğulculuk ve sivil toplum tartışmaları hakkında neler düşünüyorsunuz?
Ben İslâm perspektifinden hayata ve dünyaya baktığım zaman iki şeyi birbirinden ayırıyorum. Birisi hem kuralların keşfi, hem de problemlerin çözümü bakımından Kitap'taki; ideal, mükemmel olan, diğeri ise yerdeki, önümdeki, içinde bulunduğum şartlarda gerçekleşen. Konjonktürel konum ve yaklaşımdan, vakıadan hareket ettiğimizde şunu söylemek istiyorum: Aslında Peygamber Efendimiz (s.a.v), Allah'ın en mükemmel kuludur. Onun gibi ikinci bir Allah kulu yoktur. İslâmi değerlendirmelere göre Hazret-i Ebubekir'den başka bir Ebu-bekir de yoktur. Demek ki, o da bir zirvedir ve ondan sonrakiler onun altında sıralanırlar. Fertler için bu geçerli olduğu gibi nesiller için de geçerlidir. Mesela, sahabe nesli, tabiîn nesli, etbai tabiîn ve sonraki nesiller hayattaki İslâm'ın mükemmelliğine nisbetle zirveden aşağıya doğru sıralanmışlardır. Öyleyse diyorum ki teori ile pratik, ideal ile reel arasında hep fark bulunmaktadır. Burada bazıları "İslâm mümkün değildir" diyebilmektedir. Ben bunu çok tehlikeli bir tuzak olarak görüyorum. Çünkü bu tavırda yanlış bir varsayım vardır. Bu da şudur: "Allah mükemmel olmayanı kabul etmiyor, mükemmel olmayan uygulama İslâm olarak kabul edilemez!" Halbuki öyle değildir. Günah da öngörülmüştür. İnsanların günah işlemesi her zaman için mevzubahisdir. Bunun akabinde ise tövbe devreye girer. Ayrıca günahlarımızın derecesine göre dünyada ve ahirette bir sıfatımız ve karşılaşacağımız muameleler vardır. Bunun için, "mükemmel değilse, İslâmi değildir" denemez. Niyetiniz İslâm ise, İslâm'ın anahtar kavramlarına bağlıysanız, bunları tatbik etme yolundaysanız, fert olarak da, toplum olarak da müslümansınız demektir. Ama kusurlarınız, zaaflarınız vardır. İmdi, kusurlu bir müslüman olunuyor ve madem ki mükemmel olmasa da onun en yakınını yakalamak ve onu hayata tatbik etmek de dini oluyor, din bizi mükellef kıldığında şartlarımızı da dikkate alıyor, bazen de zaruretler yasakları kaldırabiliyor; öyleyse biz şimdi mutlak bir İslâm'ı öne çıkarıp, "varsa bu İslâm'dır, yoksa değildir" dersek ve bütün çözümleri, şartları nazar-ı itibare almadan, ortaya koyar veya değerlendirirsek bir anlamda İslâm'dan uzak düşmüş oluruz. Belki de İslâmi dönüşümü imkânsız kılarız. Şimdi sorunuzu bu ilkelerden hareketle cevaplandırmaya çalışayım.
İçinde bulunduğumuz şartlar, adım adım İslâm'a giderken bir aracın kullanılmasını zaruri kılarsa, o aracı kullanırız. Bu kavram olur, kurum olur, parti olur... Yalnız burada, mutlaka göz önünde bulundurmamız gereken hsus şudur: Bu aracı kullandığımızda, daha mükemmele ulaştırıyor mu, yoksa onun yerine geçip yolunu ebediyyen kapatıyor mu? Şayet kullanılan araç, ikinci adıma yol açıyorsa, bence o aracın kime ait olduğu önemli değildir. Yani Grek, Roma, Amerika, Kara Avrupası, Aydınlanma öncesi ve sonrası, kilise, havra gibi herhangi bir yere ait olabilir. O araç kullanıldığı zaman, amaca ulaşma açısından karşılaşılan netice önemlidir. Eğer o araç, bizi amacımıza doğru götürüyorsa, kapıların arka arkaya açılmasını sağlıyorsa, mecburiyete binaen onu kullanabiliriz. Zaruret aracı meşru kılar.
Öncelikle demokrasiye, partiye ve çoğulculuğa menşeinden bakmalıyız. Bunlar nereden gelmiş? Hangi kültür ve medeniyet ortamının mahsulleri? Bunların beşeri ve beşer üstü vasıfları yani ilahi menşee mensubiyeti var mıdır? Yoksa beşer aklı ve nefsinin eseri midirler? Ve bu ne derece terbiye görmüş aklın ve nefsin eseridir? Selim akıldan mı yoksa kirlenmiş, şartlanmış akıldan mı sadır olmaktadır? Yani evvela menşeinin tespit edilmesi gerekmektedir. Buradan, bünyemize yabancı olup olmadığını anlayabiliriz. Çoğulculuk kavramının, insan-Allah ilişkisi ve insanların düzenlemelerinin din ile bağlantısı açısından meseleye baktığımızda, bizim bünyemize uymadığını söyleyebilirim. Çoğulculuğun temelinde hak ile batılın, doğru ile yanlışın, İslâm'a göre iyi ile kötünün göreceliği ve eşitliği vardır. Bu ise İslâm'ın özüne aykırıdır. Batı toplumu A ile B davranışını, onun çıkar ve ölçütlerine zararlı değilse, ayrıca değerlendirmez. Birine iyi, diğerine ise kötü demez. Yani burada iki husus vardır. Birincisi özgürlük vermek, ikincisi ise değerlendirmektir. Hürriyet verir, hak verir ve değerlendirme dışı tutar. İslâm ise insanlara din ve vicdan özgürlüğü verebilir. Fakat bu özgürlük küfür istikametinde kullanıldığında bunu olumsuz bir değerlendirmeye tabi kılar ve iman istikametinde kullanılan irade ve hürriyetin eseri (iman, fazilet...) her zaman için üstün olur. İlki ise adi olur, bayağı olur; terkedilmesi gereken bir şey olur. İslâm bunu zorla terkettirmez; ama terkedilmesini ister, bu yönde teşvik eder. İnsanların akibetinin iyi olmasını istediği için iman istikametine yöneltmeye çalışır. Çoğulculukla din ve vicdan hürriyetini, (farklı inançtan insanların bir toplum teşkil etmelerini) birbirine karıştırmamak gerekir.
Demokrasiye gelince, kimi insanlar İslâm'ın dışlanması korkusuyla İslâm ile demokrasinin bağdaşmadığını söylememekte ve hatta İslâm ile demokrasiyi aynileştirmeye çabalamakta, bunların birbirleriyle bağdaştığını iddia etmektedirler. Bu yüzden de demokrasiyi, mekanizması, tekniği, bir siyasi otoritenin ve iktidarın elde edilişini ve kullanılışını sağlayan bir araç olarak ele alıyorlar. Bunun karşılığı olarak da hilafeti, imameti, bey'atı ve şurayı öne çıkarıp kullanarak bunların bağdaştığını savunuyorlar. Halbuki demokrasinin bir üzerine oturduğu zihniyeti, bir de bunu yürüten mekanizması, yani pratiği vardır. Demokrasinin oturduğu zihniyette, felsefi temelde beşerin Yaratan'dan üstünlüğü veya bağımsızlığı vardır. Burada insan Allah'tan bağımsızdır, Demokrasinin esası budur ve bunun İslâm ile katiyetle bağdaşmayacağı kanaatindeyim. Eğer bu noktada anlaşıyorsak, bütünüyle demokrasi müslümanların siyasi sistemi olamaz. Ancak demokratik mekanizmayı, benim sohbetin başında söylediğim İslâm ve siyaset teorisinin ilkeleri doğrultusunda -daha iyisini buluncaya kadar- kullanabilirsiniz.
Sırf mekanizma ve işleyişi bakımından değerlendirmek gerekirse, İslâm ile demokrasi arasında bazı benzeşmeler ve hatta bizler için elverişli mekanizmalar bulunabilmektedir. Demokrasinin kökeninde beşeriyetin bulunması da o kadar önemli değildir. Önemli olan Allah'ı işe karıştırmamasıdır, hâkimiyetin doğrudan ve kaynak olarak halka ait olduğunu ilke olarak kabul etmesidir. Ayrıca demokrasiyi savunanlar, laiklik dışı ve çoğulculuğun içinde barınamadığı bir demokrasinin de olmayacağını söylüyorlar. Bütünüyle demokrasinin İslâm ile badğaşmaz oluşu buradan da kaynaklanmaktadır.

"İslâm Devletinde, eğer insanlar imân yönünde gayret gösterirlerse teşvik görür. Aksi istikamete yönelindiği takdirde ise engellenir" dediniz. Günümüzde İslâm Devletinde ateistinden homoseksüeline kadar çeşitli grupların bir arada yaşayabileceği ve isteyenin istediğini yapabileceği iddia olunuyor. Bütün bunları siz nasıl değerlendiriyorsunuz?
"Engellenir" demedim, teşvık görmez, güzel bulunmaz, övgüye değil, yergiye layık görülür" dedim.
Bu yaklaşımın en kuvvetli delili Medine Vesikası ise bu vesikanın oluşma şartlarını, serüvenini ve onu takip eden, onu kısmen yürürlükten kaldırıp yerini alan diğer sistemleri göz önüne almak zorundayız. Medine Vesikası Peygamber Efendimiz'in Mekke'den Medine'ye hicret ettiği, ilk İslâm site devletinin oluştuğu, müslümanların çok da güçlü olmadıkları, önemli handikapların bulunduğu ve herkesi karşılarına almalarının mümkün olmadığı bir dönemde oluşmuş ve tam yürürlüğü ancak 9 ay sürmüştür.
Fakat bundan önce ve sonra 20 küsur sene boyunca Kur'an nazil olmuştur. Mümine, münafıka, fasıka, kafire ve müşrike karşı bir takım davranışlar sergilenmiş, hükümler konmuştur. O halde biz başka bir inanç ve hayat tarzını benimseyerek bizimle birlikte yaşamak isteyen gruplarla beraber olacaksak, ilişkilerimizin kurallarını yalnızca Medine Vesikası'na dayandıramayız. Bundan önceki 13 yılı ve ondan sonraki 10 yılı nazar-ı itibara almamız ve bunun tamamını sistemin kaynakları olarak kullanmamız gerekmektedir. Sadece Medine Vesikası'na baktığımızda bile hak ile batılın birbirine eşit olmadığını, Resullah ile diğer topluluk liderlerinin, Resulullah'a tabi olanlarla diğerlerine tabi olanların eşit olmadıklarını ve iplerin Peygamberimiz'in elinde olduğunu, yani son sözün O'na ait bulunduğunu görüyoruz. Biz ancak bunları göz önünde bulundurarak "özel bir çoğulculuk anlayışı"ndan bahsedebiliriz.
Hem Peygamberimiz zamanında, hem de sonraki İslâm devletlerinde her inanca mensup insan var olmuştur. Ayrıca müslüman olup, gerek siyasi, gerekse itikadi açıdan cumhura uymayan, bu anlamda muhalif olan insanlar ve gruplar varlıklarını sürdürebilmiştir. Su-i istimalleri hariçte tutarsak bunların tamamının din, vicdan ve düşünce hürriyetlerini en ileri toplumlardan daha ileri seviyede muhafaza ettiklerini görebilmekteyiz. İslâm toplumu, teşvik ve beklenti bakımından İslâm'a açık bir toplumdur, küfre açık bir toplum değildir. İslâm toplumunun bütün mekanizmaları küfrün ileride yeşermesi, güçlenmesi ve hakim olmasına değil, İslâm'ın güçlenmesine ve hakim olmasına ayarlanmıştır. Bu ayarların bozulduğu veya bozulma tehlikesi başgösterdiği yerde hangi vesikayı kullanırsanız kullanın yanlış yoldasınız demektir.


 

  Şu anda sayfası gösterilen kitap.
Bu Kitapta:
Önceki Makale
Sonraki Makale
İçindekiler
Site Sayfaları
Ana Sayfa
Hakkında
Makaleleri
Kitapları
Soru Konuları
Soru Listesi
Hayrettin Karaman`ın Sohbetleri
Şiirleri
Bütün site içeriğinin genel kelime indeksi.
Sitede Arama
Hayrettin Karaman'ın Siteye Son Eklenen Yazıları
E-posta
Siteyi Link ve Kaynak Gösterimi
m.HayrettinKaraman.net Mobil-Metin Versiyonu Hakkında

Facebook Sayfası:

Bulunduğunuz Sayfayı:



Sayfa başına gider Siteden rastgele bir sayfa seçer. Hafızadaki önceki sayfaya döner Hafızadaki sonraki sayfaya döner
   
Bu Kitapta: Önceki Makale Sonraki Makale İçindekiler