www.HayrettinKaraman.net: İslâm Hukuku Profesörü Hayrettin Karaman'ın İnternet Sitesi
Siteden rastgele bir sayfa seçer. Hafızadaki önceki sayfaya döner Hafızadaki sonraki sayfaya döner
 


Farklılık içinde diyalog tesis edilmeli
Toplumda kamplaşmalara yol açan görüş ayrılıklarının sebep olabileceği tahribatlar ne olabilir?
Toplumda kamplaşmalara yol açan görüş ayrılıklarının sebep olabileceği bazı konular olabilir, görüş ayrılığı insanlar içindir. İnsan çeşitli şekillerde tarif edilmiştir. Belki de "insan ihtilaf eden bir varlıktır" dense pek de anlamsız olmaz. Demek istediğim, ortada iki insan varsa, bunlar aynı ailenin, aynı dinin mensupları olsalar, aynı kültürün müntesipleri olsalar bile, aralarında görüş ayrılığı olabilir. Ama her görüş ayrılığı kamplaşmalara götürmez; hele toplumda kamplaşma, ictimaî kamplaşma, toplumun görüş ayrılıklarına bağlı olarak farklı gruplara ayrılıp bu grupları bir anlamda gettolaştırıp kendi aralarında ilişki, dostluk kurup bu sıcak ilişkiyi başkalarından esirgemeleri ve grupların bu anlamda birbirlerine soğuk hatta giderek yan bakan, düşmanca duygular besleyen gruplar, kamplar haline gelmesi olumsuz ve olmaması gereken bir gelişmedir. Böyle bir gelişme toplumda birçok tahribata sebep olabilir. Bunları maddî ve manevî diye ayırırsak, neden olduğu en önemli manevî tahribat kültürün ve manevî üretimin fakirleşmesidir. Kamplar arası sürtüşmenin ortaya koyacağı huzursuzluk, istikrarsızlıktır. Bu huzursuzluk ve istikrarsızlığın sebep olacağı kısırlıktır. Bu kamplaşmanın maddî sonuçları da olur. Eğer bu kamplaşma çatışmaya doğru giderse o zaman ülkenin birliği, bütünlüğü tehlikeye düşer ve topluma ait en önemli varlık ve servet olan mal ve can telef olur.

Görüş ayrılıkları her zaman olabileceğine göre, toplumsal mutabakatı tesis etmek nasıl mümkün olabilir?
Görüş ayrılıklarını, muhalifin varlığını ve insana mahsus hak ve hürriyetlerini ortadan kaldırma eylemine ilişkin olmayan görüş ayrılıklarının zararlı olmayacağını ifade etmiştik. Toplumsal mutabakatı tesis etmenin de yolu budur. Birinci şartı engeli ortadan kaldırmaktır. Eski tabirle icâbî ve selbî, biri yapmakla biri yapmamakla ilgili iki şarttan bahsedebiliriz. Birincisi selbî, yani görüş ayrılıklarına düşmüş gruplardan birinin karşı tarafın maddî varlığını düşünmesi, hak ve hürriyetini kaldırmaya yönelmemesidir. Karşısındakine de var olma, inanma, düşünme ve düşüncesini açıklama hak ve hürriyetini tanımasıdır. Toplumsal mutabakatın ikinci şartı icâbîdir, yapmakla, etmekle ilgili, müspettir. Bu da toplum içerisindeki farklı inanç ve düşünce gruplarının aralarında ilişki kurmaları diyaloğu kesintisiz olarak devam ettirmeleridir.

Geleneksel hoşgörü ve bunun paralelinde diyalog anlayışıyla Türkiye şartlarında olumlu neticeler almak için neler yapılabilir?
Gerçekten, bizim toplumumuzda an'anevî olarak bir hoşgörü mevcuttur. Burada hoşgörüyü; çirkini, ayıbı, günahı ancak bu olumsuzlukları ortadan kaldırma, giderme halkımızın dinî inançlarının da yönlendirmesiyle yıkmak ve en güzel mücadele yolunu an'anevî olarak benimsemiş olmalarını kastediyoruz. Ortada bir ayıp, bir günah, bir suç varsa, bunu görenler onun ayıp, suç olduğunu inkâr etmiyor veya önemsememe gibi davranışa girmiyorlar. Böyle değerlendiriyorlar, önemsiyorlar; fakat ortadan kaldırmak, gidermek, düzeltmek için sert, yıkıcı, kırıcı az fayda karşısında çok zarar getirici bir davranış biçimi içerisine girmiyorlar. Bizim bu geleneğimizden diyalog açısından bugün de yararlanmak mümkündür. Bu hoşgörü yanında diyaloğu da kullanarak olumlu neticeler alabilmek için her bir grubun aklı başında olan liderlerinin öncelikle diğer grubun liderleriyle diyalog kurmaları gerekir. İnsanlar liderlerinin dini üzeredirler. Bu liderleri küçükten büyüğe doğru sıralayabilirsiniz. Yani bir ailede lider çoğu kez o ailenin reisi olan insandır. Anadolu'da; mahallede, çarşı-pazarda, köyde-kentte, toplulukların saygısına sevgisine mazhar olmuş, sözü dinlenir insanlar vardır. Bunları lider olarak kabul edebiliriz. Sonra siyasî ve sivil kuruluşların liderleri vardır. Bunları da lider olarak kabul edebiliriz. İşte böylece hiyerarşik olarak en küçük birimden en büyüğüne doğru, grupları temsil eden saygı ve sevgisine mazhar olmuş liderlerin öncelikle birbirleriyle diyalog kurmaya talip olmaları, böyle bir irade taşımaları gerekir. Peki neden böyle bir irade taşımaları gerekir? Çünkü akl-ı selimle düşünülür, tarihhi tecrübeden ve dünyada olup bitenlerden ders alınırsa görülecektir ki hiçbir ülkede bir tek düşünceyi hâkim tutup öbürlerini ortadan kaldırmak mümkün olmamıştır, bugün de mümkün değildir. O halde farklılık içerisinde diyaloğu tesis etmek gerekir. Bunun şuurunda olan liderler diyaloğa talip olmalıdırlar. Gruplardan birinin kendi dünya görüşünden, düşüncesinden vazgeçmesi değildir. Sadece farklılık içerisinde, bir gemi olan ülkede yaşamak mecburiyetinde olan grupların bu birlikteliği, müştereki bulma çabaları demektir. Eğer liderler kimliklerinden dolayı bir şuura gelemiyorlarsa o zaman ülkede gruplar-üstü kalabilmiş akl-ı selim sahibi insanların bu maksatla oluşturacakları sivil kurumlar böyle bir vazifeyi üstlenmelidirler. Mesela aileler, mahalleler arasında ihtilaf sonucu kan davaları çıkar, iki taraftan mal ve can telefleri vâki olur. Bunu böyle bıraksanız, ilelebet devam eder, aslında zaman zaman bu ihtilafın tarafları bundan üzüntü duyarlar, bunun ortadan kalkmasını isterler ama taraflardan hiçbiri ortadan kaldırıcı, iyileştirici bir teşebbüste bulunma cesaretini, olgunluğunu kendinde göremez. Uzun zaman sonra bazen bir öğretmen, muhtar, imam veya oralarda tanınan sevilen resmî ya da sivil bir kişi, kalkar bu iki grup arasında bir diyalog başlatır. Bunun sonucu hepimizin defalarca gözlediği gibi güzellikler olur. Bu küçük örneği ülke çapında farklı inanç ve düşünce grupları arasında diyaloğun oluşması için kurulacak teşebbüslere teşmil etmek mümkündür.

İslâm dini, toplumsal mutabakatı sağlamada nasıl bir hoşgörü modeli öneriyor?
Meseleye şuradan başlayabiliriz: İslâm bir din. Dinin en önemli unsuru imandır, inançtır ve her din kendi getirdiği inancı benimseyenlerle benimsemeyenler arasında bir farkı öngörür. Bu farkın hem dünyada fonksiyonel sonuçları vardır, hem ebedî hayatta sonuçları vardır. İslâm da bir dindir. İslâm'a inananlara biz Müslüman, inanmayanlara da gayrimüslim diyoruz. "İctimaî mutabakat"a benim verdiğim mâna, "farklılık içerisinde gerekli olan birlikteliği sağlamanın yolu, yöntemi veya bu birlikteliği sağlayan diyalog çerçevesi, anlaşma çerçevesi, sözleşme çerçevesi"dir. İşte İslâm'ın bu ictimaî mutabakatı sağlamaya katkısı, biraz önce bahsettiğim inanan-inanmayan ayrımını getirmiş olmasına rağmen inanmayanlara hayat hakkı tanımasıdır. Sadece hayat hakkı mı? Hayır, İslâm inanmayanlara, inanıp da aynı iman manzumesi içinde farklı görüş ve yaşayış tarzı benimseyenlere hayat hakkı dışında da hemen bütün insan hak ve hürriyetlerini tanımaktadır. O halde İslâmî hoşgörüyü bu çerçeve içerisinde anlamak gerekir, yani İslâm'ın inanmayanlara kendi bünyesinde, kendi vatanında, kendi ülkesinde, dâru'l-İslâm'da, Müslüman toplum içerisinde bulunan inanmayanlara, ya da inanıp da bir inanç manzumesi çerçevesi içerisinde meydana gelebilecek ihtilaflar bakımından farklı yaklaşımda bulunanlara bu hakkı, bu imkânı tanıması, vermesidir.
Elbette, dâru'l-İslâm'da gayrimüslimler ve Müslümanlar içerisinde sapık gruplar ve mezhepler varolacaksa, bunların varlığına imkân veriyorsa, o zaman bunlara birtakım sosyal, kültürel, iktisadî, siyasî haklar da veriliyor demektir. İşte İslâm'ın bu konudaki hoşgörüsü budur. Bu hoşgörü çerçevesinde bu haklara sahip olan insanlar kendi haklarını, diğerlerinin hak ve hürriyetlerini ortadan kaldırmak için kullanmadıkları, umumun, kamunun haklarını kaldırmak için kullanmadıkları sürece bu haklarını kullanabilirler. Bizim kadim Ahkâm-ı Sultâniye ve Siyaset-i Şer'iye kitaplarında şöyle bir ölçü de konulmuştur: Bir inanç grubu, bir yerde bir birlik oluştursalar, bugünkü tabirle dernek kursalar, vakıf kursalar, yerleşim merkezi, mahalle kursalar ve burada inanç ve düşüncelerini aralarında görüşüp konuşsalar, okuyup okutsalar ve hayatlarını buna göre düzenleseler; başkalarının hak ve hürriyetlerini ihlal etmedikleri sürece kamu düzenini, kamu sağlığını bozmadıkça, silahlı eylemle kendi düşüncelerini başkalarına empoze etmeye kalkışmadıkça onlara dokunulmaz. Elbette bu dokunulmazlık meselesi, diyalog ve farklılık içinde birlik ve beraberlik meselesinin ancak bir önşartını teşkil ediyor.
Birbirimize dokunmadan ayrı mekânlarda, ayrı dünyalarda yaşarsak o zaman adına ümmet birliği, beraberlik dediğimiz, ictimaî hal oluşmaz. Halbuki millî varlık, millî bütünlük ve dayanışmaya bağlıdır. İşte bu ikinci zaruret de İslâm'a göre makul ve meşrûdur. Farklı gruplar birbirleriyle iktisadî, ictimaî, siyasî, kültürel ilişki kurabilirler. Ortak bir ictimaî hayat oluşturabilirler. Bu ortak ictimaî hayatın şartlarını müzakere yoluyla ortaya koyarlar. Bunun dışında kalan alanlarda her bir grup kendi farklı inancı ve dünya görüşünü benimseme, yaşama ve devam ettirmede serbest kalır. İslâm bir dindir; bu dini bütün insanlığın yaratıcısı Allah, bir peygamberle göndermiştir. Peygamber dini insanlara tebliğ etmiştir. Kendisi Rabbine kavuşurken de ümmete birçok vazife meyanında şu iki ödevi vermiştir: Birincisi, dini bilmeyenlere ve benimsememiş olanlara tebliğ vazifesidir. İkincisi, bu dini bilenlerin, benimsemiş olanların, onu yaşamadaki kusurlarını uygun metotlarla giderme vazifesidir. Bunun birincisine tebliğ; ikincisine eğitim, terbiye, yani emr-i bi'l-mâ'ruf ve nehy-i ani'l-münker de diyebiliriz.
Hoşgörü ve diyalog anlayışıyla bu dinin tebliğ edilmesi ve toplum içerisinde dinî kusurların giderilmesi vazifesini nasıl telif edeceğiz, uzlaştıracağız ve çatışmaya meydan vermeden hem hoşgörü ve diyalogu hem de tebliğ ve terbiye vazifemizi yürüteceğiz?
Bu soru yerindedir. Bunun cevabı konusunda böyle karşılıklı bir sohbette söylenebilecek birkaç söz vardır. Bunlardan birincisi, tebliğin zorlamayla; maddî ve manevî bastırmayla, dayatmayla alakasının bulunmaması ve tebliğde en uygun metodun seçilme zaruretidir. Bu hassasiyetlere dikkat edildiği takdirde, sadece tebliğden dolayı bir sosyal çatışmanın çıkmayacağı âşikârdır. Bütün gruplar ya fiilî ya da kavlî olarak kendi inanış ve düşüncelerini başkalarına iletme, duyurma hak ve imkânına sahiptirler. İnsanlar serbest iradeleriyle, düşünerek bunları benimser veya benimsemezler. İkincisi belli bir inancı benimsemiş olan insanların, bu inancı yaşama konusunda ortaya koydukları kusur karşısında tepki gösterme ve bunu izale etme vazifesidir. Burada da iki kural, diyalog ve hoşgörü ortamını bozmadan bu vazifenin yapılabileceğini bize ifade ediyor.
Bu konulardan bir tanesi eğitim, terbiye, emr-i bi'l mâ'ruf, nehy-i ani'l münker yapma işinin herkese ait bir iş olmadığı, bunun da bir ehliyet gerektirdiğidir. İkincisi, emr-i bi'l mâ'ruf, nehy-i ani'l münker vazifesinin gönülle, dille ve elle olan kısımlarının yine herkese ait olmadığı; gönülle ve dille olanın uygun metodlarla herkes tarafından yapılabileceği, fakat elle yapılacak olanın toplumu temsil eden resmî ve sivil makamlara ait olduğu ve bu makamlar da bu işi yaparken hak ve hürriyetlerin ihlalinin sözkonusu olamayacağı kaidesidir. İkinci kaide, emr-i bi'l-mâ'ruf ve nehy-i ani'l-münker yapılırken bunu yapan şahısla, kendisine tenbihat yapılan şahsın o konudaki inançlarının, mezheplerinin, görüşlerinin aynı olması, paralel olmasıdır. Yani iki kişiden -bunlar Müslüman da olabilir- biri birşeyin helal ya da haram olması, bir şeyin ayıp olması ya da olmaması, bir şeyin farz olması, vacip olması, Sünnet olması... konusunda farklı içtihatlara, görüşlere, mezheplere mensup iseler o halde birinin kendi görüşünün, ictihadının kabulünü karşı tarafa empoze etme hakkı yoktur. Kendi kanaatine göre, inancına göre, mezhebine göre ayıp olanın başka ictihada göre de ayıp olmasını; kendisine yasak olanın farklı inanca göre de yasak kabul edilmesini isteyemez. Bu maksada yönelik de emr-i bi'l mâ'ruf, nehy-i ani'l münker yapamaz.
İşte bu iki kural yan yana geldiğinde, öyle zannediyorum ki, farklılık içerisinde zaruri olan birlik ve beraberliğin tesisi için gerekli bulunan hoşgörü ve diyalog ortamını bozmadan, aynı zamanda her bir grubun kendi inancını karşı tarafa tebliğ etme, iletme imkânı bulması mümkün olacak ve gruplar içinde insanların birbirlerine yardım etmeleri de mümkün hale gelecektir.


 

  Şu anda sayfası gösterilen kitap.
Bu Kitapta:
Önceki Makale
Sonraki Makale
İçindekiler
Site Sayfaları
Ana Sayfa
Hakkında
Makaleleri
Kitapları
Soru Konuları
Soru Listesi
Hayrettin Karaman`ın Sohbetleri
Şiirleri
Bütün site içeriğinin genel kelime indeksi.
Sitede Arama
Hayrettin Karaman'ın Siteye Son Eklenen Yazıları
E-posta
Siteyi Link ve Kaynak Gösterimi
m.HayrettinKaraman.net Mobil-Metin Versiyonu Hakkında

Facebook Sayfası:

Bulunduğunuz Sayfayı:



Sayfa başına gider Siteden rastgele bir sayfa seçer. Hafızadaki önceki sayfaya döner Hafızadaki sonraki sayfaya döner
   
Bu Kitapta: Önceki Makale Sonraki Makale İçindekiler