www.HayrettinKaraman.net: İslâm Hukuku Profesörü Hayrettin Karaman'ın Web Sitesi
Siteden rastgele bir sayfa seçer. Hafızadaki önceki sayfaya döner Hafızadaki sonraki sayfaya döner
 


VII
Salı sohbetleri

İslâm'ın yönetim anlayışı erdemli toplumu öngörür
İslâm'ın belirli bir yönetim modeli öngörmediğini biliyoruz. Peki, toplum yönetiminde uyulması gereken Kur'ân ve Sünnet kaynaklı birtakım temel ilkeler var mı ?
Toplum yönetiminde uyulması gereken Kur'ân ve Sünnet kaynaklı birtakım ilkeler var. Allah-u Teâla kâinatın ve bu meyanda bir çok özelliklerle donatılmış insanın hâlikı, yaratıcısıdır. Allah'ın bir ismi de hakîmdir. Birçok âyetin birbirini teyid eden ifadesine göre, o, insanı başıboş bırakmamış ve yarattıklarını da anlamsız, mânasız, hikmetsiz yaratmamıştır. Fert ve toplum olarak insan bir amaç için, bir hikmetle yaratıldığına göre, boş bırakılmadığına göre bu hikmet Allah'ın yaratış gayesi, ya Allah'ın hiçbir müdahalesi, yol göstermesi olmadan, yardımı olmadan insanın kendi aklıyla, iradesiyle, gücüyle bilgisiyle başaracağı şeyler olmalıydı. Yani, bu gayeye insan kendi kabiliyetleri ile yetişmeliydi. Yahut da Allah-u Teâla'nın ona bir yardımı olmalıydı. Hangisi seçilmiş?
Kur'ân-ı Kerim'in açıkça söylediğine göre Allah-u Teâla ikinci yolu seçmiş. İnsanı kendi halinde bırakmamış. Ona yardımda bulunmuş. Bu yardımı nasıl yapmış? Kitap göndererek, peygamber göndererek yapmış ve bu yardımı onun zihnine, kalbine zaman zaman doğruyu, murâdını, iradesini ilham ederek yapmış. İşte o yardım çerçevesinde, yani Allah'ın insan kuluna dünya hayatını onun iradesine uygun yaşayabilmesi, yaratılış amacını gerçekleştirilmesi için yaptığı yardımlar içinde çok basit, gündelik hayatımızla ilgili olanları bile vardır. İlk bakışta basit gibi gözüken bu kurallara yer verilir de, ümmetin hayatını, ümmet bütününün hayatını ilgilendiren yönetimle ilgili birtakım ilkelere yer verilmez mi? Bu sualin cevabı zaten içinde mevcut. Kur'ân-ı Kerim yeri geldikçe yönetim ilkelerine de işaret etmiştir. Bu ilkeleri ben "Din ve Devlet" adını taşıyan bir dersimde ele almış ve şunları tespit etmiştim: Tevhid, itaat, hilafet, ulü'l-emr, bey'at, şûra, emr bi'l-ma'ruf, nehy ani'l-münker, velayet, emanet, ehliyet, mülk, hüküm, ümmet ve ümmet ile alâkalı ictimaî yükümlülükler.

Demokrasi kavramına Müslümanların yaklaşımı nasıl olmalı? Demokrasinin İslâm'a aykırı olduğu ya da İslâm'ın demokrasiye aykırı olduğu şeklindeki görüşleri siz nasıl değerlendiriyorsunuz ?
Müslümanların yaklaşımından önce demokrasi ile İslâm arasındaki münasebete temas edelim: Demokrasi, hem kelime, hem kavram, hem de uygulama olarak bizim kültür ve medeniyetimizin dışında doğmuş ve gelişmiştir. İnsanın insana benzeyen tarafları vardır, ama bir kültür ve medeniyetin baş aktörü olan insanın, diğer insanlardan farklılıkları vardır. Aynı ihtiyaçlar ve benzerlikler farklı kültür ve medeniyetlerin doğmasına engel teşkil etmemiştir. Aynı ihtiyaçlar bir kültür ve medeniyette bir şekilde, diğer bir kültür ve medeniyette başka bir şekliyle karşılanmış ve tezahür etmiştir. Meseleye bu açıdan baktığımızda, demokrasi bir yönetim biçimidir, bunun temel bir felsefesi ve işleyiş biçimi vardır. Demokrasinin temel felsefesi, insanın Tanrı'dan, Allah'tan bağımsızlığına dayanır. Birey özgür olmalıdır. Bireyin kendi irade ve aklının üstünde ona bilgi ve irade dayatan bir başka otorite olmamalıdır. Başka bir biçimde söylemek gerekirse, demokrasinin temelinde fert ve onlardan oluşan insan topluluğunun hiçbir kayda, sınıra tâbi olmayan iradesi esastır. Halkın, milletin iradesinin üstünde olan ya da onu yönlendiren bir başka irade sözkonusu değildir. İslâmî yönetim, demokrasiden, aristokrasiden, oligarşiden farklıdır. Totaliter ve monarşik yönetimlerden, sistemlerden farklıdır, teokrasiden farklıdır. Aykırılık sözkonusu ise ve demokrasi ile İslâm arasında bir mukayese yürütüyorsak, o zaman demokrasinin felsefesi açısından bir aykırılıktan söz edebiliriz. Çünkü İslâm'a göre ferdin ve fertlerden oluşan toplumun iradesinin üstünde Allah'ın iradesi vardır. Demokrasinin mekanizmasına gelince... Halk iradesi üzerinde irade yok, o halde, mesela yönetimde de halkın iradesi geçerli olacak. Yani demokrasilerde halk doğrudan doğruya bir yere toplanıp karar alarak yönetim yapamayacaksa temsilcilerini seçer, temsilcileri de bir kısım demokrasi çeşitlerinde devlet başkanını seçer ve belirledikleri bir anayasaya göre yönetimin kanunlaştırma, yürütme, yargı, denetim gibi önemli unsurlarını kararlara bağlarlar ve kurumlaştırırlar ve demokrasinin bir şekilde işleyişini sağlarlar. Müslümanlar da temsilcilerini seçebilirler, temsilcileri bir araya gelip Müslümanlar adına devlet başkanını seçebilir. Devlet başkanı birinci maddede sıraladığım yönetim ilkeleri çerçevesinde devleti yönetir. O ilkeler çerçevesinde yasama yapılır. O ilkeler çerçevesinde yürütme, yargı ve denetim ve ilâhiri.. oluşturulur ve yürütülür. Burada mekanizma açısından, teknik açıdan baktığınızda bazı benzerlikler bulursunuz. Ama beşerî olan, Allah'ın müdahalesini kabul etmeyen, laik olan demokrasilerle İslâmî yönetim arasında önemli farkları da bulmamız ve görmemiz gerekir.

Resulullah'ın ilâhî vahye memur edildiği Mekke toplumunda -modern anlamda bir devlet organizasyonu olmamakla birlikte- Yunan site devletlerinin benzeri bir 'demokratik' yapılanma olduğu söylenebilir. Peygamber Efendimiz'in buradaki politik sisteme karşı bir itirazı olup olmadığı hakkında bilgi verebilir misiniz?
Bir kere, Cahiliyye devri Mekke toplumundaki organizasyonun Yunan site devleti organizasyonuna kısmen benzediğini, tamamen benzemediğini ifade etmek istiyorum. Bu açıdan da Mekke toplumundaki siyasî sistematik yapının demokratik olduğunu söylemekte güçlük çekiyorum. Ama bu bizi çok fazla ilgilendirmiyor bu noktada. Peygamber Efendimiz'in bu politik sisteme karşı itirazı olup olmadığı konusu bizi burada daha çok ilgilendiriyor. Benim anladığım ve tespit ettiğim kadarıyla Peygamber Efendimiz'in bu politik sisteme elbette itirazı vardır. Fakat Peygamber Efendimiz bu politik sisteme itirazının temelini teşkil eden tevhid inancını ve tevhid esaslarını oturtmaya öncelik vermiştir. Tevhid yerleştikçe o tevhidin içinden çıkacak olan, o tevhidin meyvası olan siyasî sistem de uç vermeye başlayacaktır. Ve o uç veren siyasî sistem ile Mekke'deki siyasî yapı arasındaki farklılıklar ortaya çıkacaktır. Nitekim, Peygamber Efendimiz'e Mekke yöneticileri bir aracı göndererek, tevhid davasından vazgeçmesi şartıyla, istiyorsa kendisini en zeki, en güzel ve asil eşlere sahip, yahut en üst, otoriter, yetkili yönetici yapmayı teklif etmişlerdir. Peygamber Efendimiz o aracıya şu cevabı vermiştir: "Güneşi sağ elime, ay'ı sol elime verseniz bu teklifinizi yine kabul etmem. Yolumda yürürüm. Ya başarırım, ya ölürüm." Eğer İslâm'ın bu yönetime bir itirazı yoksa; birincisi, yönetimde de Peygamber Efendimiz'in tevhid davasına aykırı hareket ediliyor; ikincisi, neden Peygamberimiz tevhid davasından vazgeçip bu yapının başına geçmeyi kabul etmiyor? Bu sorunun bizce cevabı İslâmî yönetimle tevhid arasında, biri diğeri olmadan olmaz bir ilişkinin, bir münasebetin var oluşudur.

Hz. Peygamber'in Medine'ye hicretinden sonra burada oluşan İslâm toplumunda Hulefâ-i Râşidîn döneminin sonuna kadar hüküm süren seçim (beyat) ve meşveret usulüne dayalı yönetim modelinin bugünkü "Batı patentli" demokratik sistemle benzeştiği ve ayrıştığı noktalar sizce nelerdir?
Bir sistematik mukayese, sanırım bir röportajda, bir sohbette ortaya konamayacak kadar geniş zaman ve mekân ister. Burada meseleyi sadece seçim ve meşveret usulüne dayalı yönetim açısından ele alalım: Demokrasilerde seçimin işleyişi, seçim öncesi, seçimin gerekli kıldığı çok partili sistem ve seçim olduktan sonra iktidarın oluşması, iktidarın meşverette takip ettiği yol ve iktidar-muhalefet ilişkileri, bu söylediklerimin tamamı İslâmî yönetimde olanla çok önemli farklara sahiptir. İslâm'da da hem temsilciler hem de devlet başkanı kendiliğinden, doğuştan kendisine verilmiş birtakım kabiliyetlere yahut selâhiyete dayanarak temsilci, devlet başkanı olamaz. Ümmetin onu seçmesi gerekir. Fakat ümmet onu seçerken parası en çok olan, medyayı en iyi kullanan, çevresi en güçlü olan, sermaye çevresi ile en iyi ilişkiyi kuran insanlar seçilme imkânı bulamazlar. Çünkü ümmet bir fazilet toplumudur. Fazilet toplumunun mânası ümmet içersindeki sosyal hiyerarşinin başka hiçbir şeye değil münhasıran fazilete, İslâmî ifadeyle takvaya bağlı oluşudur. Diyelim ki, demokrasi de bir fazilet rejimidir; diyelim ki, demokrasilerde de teorik olarak en faziletli olanların işbaşına gelmesi amaçlanır. Ama İslâmî yönetimde olduğu gibi toplumun fazilet toplumu olma bakımından taşıdığı kusurlar sebebiyle bu amaca ulaşılamaz. O bakımdan demokrasi ile İslâmî yönetim biçimi arasında bir benzerlik vardır. Böyle bir faraziyeyi ben yine kabul etmiyorum. Demokratik bir toplumdaki fazilet anlayışıyla ümmetin fazilet anlayışı birbirinden farklıdır. Demokratik toplumda ahlâk ve fazilet görecelidir. O toplum neye iyi ahlâk, fazilet diyorsa, o iyi ahlâktır, fazilettir; neye iyi ahlâk değil diyorsa, kötü diyorsa o da kötüdür. Bazıları ahlâk kurallarının ve faziletin evrensel olduğu üzerinde dururlarsa da, orada sadece belirsiz kavramların evrensel olduğundan sözedebiliriz. Fakat içeriğini doldurmaya, hele hele bu kavramları hayata geçirmeye sıra geldiğinde ortaya çok önemli farkların çıktığını müşahede ederiz. Bu farkları asgariye indirecek bir ölçüt bir mihenk bu sistemlerde mevcut değildir. Ama İslâm'a geldiğimizde; İslâm temel kaynağında, hiçbir tereddüte kapılmadan iyi ahlâk ve kötü ahlâkı ehliyetin şartlarında temyiz edebilir. Yine seçim öncesi partiler arası mücadelede farklı ideolojilerin, yani ideoloji farkına varan ihtilafın İslâm'da olmayacağını rahatlıkla söyleyebiliriz. İslâm'da ideolojiye tekabül eden iman, din bütün partiler için ortaktır. Bütün İslâmî gruplar için ortaktır, birisi İslâm'ı, biri de küfrü getirmek için ortaya çıkamaz. Küfrü getirmeye dayalı partiler ile İslâm'ı getirmeye çalışan partiler mücadele edemez. Bu eşyanın tabiatına aykırıdır. Çünkü bir topluluğa İslâm ümmeti veya İslâm toplumu diyebilmeniz için orada kâhir ekseriyetin ve hâkim nüfusun Müslüman olması gerekir. Hem hakim nüfus Müslüman olacak, hem bir parti çıkıp "Ben İslâm'ı değil, gayri İslâm'ı iktidara getirmek istiyorum" diyecek ve bunun için propaganda yapacak, oy isteyecek... Bunun başarısızlığa uğrayacağı daha başından bellidir.
Seçim olduktan sonra bey'at sözkonusudur. Bey'at sadece iktidara oy verenlerin değil, bütün ümmetin yapacağı bir ameldir ve mânası ümmetin bütün fertlerinin ümmetin bağlı bulunduğu üst sisteme riayet ettiği müddetçe iktidarı destekleme yeminidir. Meşveret (danışma) konusu İslâmî yönetimin vazgeçilmez bir ilkesidir. Fakat meşveretin şekli, bağlayıcılığı gibi konular ümmetin yine meşveretle belirleyeceği nizamnâmelere bağlanır. Bu bakımdan da İslâmî yönetimdeki danışma ve meşveret ile demokrasilerdeki danışma ve meşveret arasında önemli bir farkın olduğunu söylemek gerekir.


 

  Şu anda sayfası gösterilen kitap.
Bu Kitapta:
Önceki Makale
Sonraki Makale
İçindekiler
Site Sayfaları
Ana Sayfa
Hakkında
Makaleleri
Kitapları
Soru Konuları
Soru Listesi
Hayrettin Karaman`ın Sohbetleri
Şiirleri
Bütün site içeriğinin genel kelime indeksi.
Sitede Arama
Hayrettin Karaman'ın Siteye Son Eklenen Yazıları
E-posta
Siteyi Link ve Kaynak Gösterimi
m.HayrettinKaraman.net Mobil-Metin Versiyonu Hakkında

Facebook Sayfası:

Bulunduğunuz Sayfayı:



Sayfa başına gider Siteden rastgele bir sayfa seçer. Hafızadaki önceki sayfaya döner Hafızadaki sonraki sayfaya döner
   
Bu Kitapta: Önceki Makale Sonraki Makale İçindekiler