www.HayrettinKaraman.net: İslâm Hukuku Profesörü Hayrettin Karaman'ın Web Sitesi
Siteden rastgele bir sayfa seçer. Hafızadaki önceki sayfaya döner Hafızadaki sonraki sayfaya döner
 


TASAVVUF
Değerli kardeşimiz Ö. Şevki Hotar, İktibas'ta, tasavvufla ilgili bir sözümüzü naklederek bize bazı serzenişlerde bulunmuştur. İyi niyetini takdir ve uyarılarına teşekkür ettikten sonra o sözden maksadımızı açıklamanın da bir vecibe olduğunu düşünüyorum. Yıllarca önce kaleme aldığımız bir mektuptaki ifademiz şudur: "Tasavvuf İslâm'ın özü ve ruhudur. İslâm tasavvufu, Zât-ı Risâlet ve ashâbının marifet ve hayatlarından kaynaklanan şeriatın, zıttı, mukabili, nakizi değil, şeriatla iç içe ve onun ta kendisidir." Bu sözümüzü tenkit ve tahlil eden Hotar kardeş özetle şunları söylüyor: "Siz, İslâm'ın özüdür diye Kur'ânî olmayan tasavvufa; bir başka hocaefendi, İslâm'ın kabuğudur zanniyle 'adil düzen' diye uyduruk bir kavrama sahip çıkar ise bu dinin hali nice olur?". "...takva, ihlas, huşu, ihsan, hudû, haşyet, havf gibi Kur'ânî isimler varken temel itibariyle kirli olan tasavvuf sözcüğünden medet ummaya ne gerek var?..". "Muhterem Karaman hocanın inancında oldukları için mutasavvıflar, kabuk saydıkları İslâm'ı bırakarak onun özü olan tasavvufla iştigal ediyorlar... Öyle ya, öz dururken kabukla-biçimle uğraşmak niye?..."
Evet bizim sözümüz böyle anlaşılmış ve böyle tenkit edilmiş. Halbuki:
1. Biz "Kur'ânî olmayan tasavvufa" sahip çıkmıyoruz, sözümüzde açıkça ifade edildiği üzere "Resulullah ve ashâbının marifet (bilgi) ve hayatlarından kaynaklanan, şeriatın kendisi olan (şeriattan ibaret bulunan) tasavvufa 'İslâm'ın özüdür' diyoruz. Allah Resulü'nün ve ashâbının bilgi ve uygulamalarına dayanan şeriat Kur'ânî olduğuna göre, bunun -bir başka yönden- adı olan tasavvuf da (bizim meşru gördüğümüz tasavvuf da) Kur'ânî olan tasavvuftur.
2. Bu eğitim ve öğretim kurumuna "tasavvuf" ismi verildiğinde bu kelime kirli değildi. Bu hususu Kuşeyrî (v. 465/1072) Risâle'sinde şöyle ifade ediyor: "Resulullah'dan (s.a.) sonra Müslümanların ileri gelenleri, O'nunla beraber olmaktan daha büyük bir meziyet bulunmadığı için bunu ifade eden "suhbet" kelimesinden başka bir isim almadılar ve onlara "sahabe" denildi. Onlardan sonra gelen iki nesil de onlarla beraber olmayı büyük şeref bildikleri için "tâbîler" ve "tâbîlere tâbîler" diye anıldılar. Sonra insanlar arasındaki fark açılmaya, dereceler zıtlaşmaya başladığında dine titizlikle sarılanlara zâhidler (zühhâd) ve âbidler (ubbâd) denildi. Daha sonra bidatler ortaya çıktı, her bir grup (fırka) zahidlerin kendilerinde bulunduğunu iddia eder oldular, ehl-i Sünnet içinden her nefeslerinde Allah ile olmaya riayet eden, kalplerine gafletin yol bulmasını engellemeye çalışanlara tasavvuf ismi tahsis edildi, hicretin ikinci yüzyılından önce bunlar, bu isimle meşhur oldular" (s.7).
Bu ifadelerden açıkça anlaşılacağı üzere "tasavvuf" ve "mutasavvıf" isimleri başlangıçta ehl-i Sünnet'in iyi derecede dindar olanlarına verilmiştir. Sahâbe ve tâbiûn isimleri nasıl kirli değil ise -o dönemde- tasavvuf ismi de kirli değildir.
3. "İslâm'ın özü" sözünden maksadımızın, şekil, biçim ve kabuğu atmak, önemsememek olması mümkün değildir. "İnsan ruh ve bedenden ibarettir, aslolan veya öz olan ruhtur" desek, "bedeni at, ruh ile yaşa" demiş olamayız. Mesela namazın bir şekli, bir de özü vardır. Şekil bedenin, ruh ve öz ise zihnin/ruhun hal ve hareketidir; yani huzurdur, huşudur, kurbdur, ihlastır, ihsandır. Bu ikincisine öz demekte bir sakınca yoktur. Maksat önemini ve derecesini belirtmektir. "Şekil önemli değil" demedikçe ters mânalar çıkarmak caiz olmasa gerektir.
4. Aşağıda Kuşeyrî'den ve İmâm-ı Rabbânî'den nakledeceğimiz ifadeler iki hususu açıklığa kavuşturacaktır: a)Tasavvufun yöneldiği amacın, şekli/kabuğu atmak değil, onunla ve onun içinde özü yakalamaktır; öz ise ihlastır, ihsandır, rızadır, kurbdur... b) Tarih içinde iki türlü tasavvuf anlayışı, uygulaması ve çizgisi bulunmuş ve gelişmiştir. Birisi Kur'ânî olan, Allah Resulü'nün örnekliğinde gelişen, bid'atlere cephe alan tasavvuf (ve biz buna -yukarıdaki mânada- İslâm'ın özü diyoruz); ikincisi bid'atlere ve sapıklıklara bulanmış, İslâm'ın özünden de şeklinden de uzaklaşmış tasavvuf:
"Bu işin temeli ve belkemiği şeriatın sınır ve adabını korumak, harama ve şüpheli olana el uzatmamak, duyu organlarını yasaklardan korumak, bir nefes bile Allah'tan gafil olmamaya çalışmak, rahat ve serbestlik zamanını bırak, zaruret halinde bile içinde şüphe bulunan susam tanesini bile helal saymamak ve şehvetin peşine düşmemek için nefisle cihad etmektir... (Risâle, s.185).
"Şeriatın üç parçası vardır: İlim, amel, ihlas. Bu üçü gerçekleşmiş olmadıkça şeriat gerçekleşmiş olmaz... Şeriat gerçekleşince en büyük saadet olan Allah rızası gerçekleşmiş olur. Buna göre şeriat, dünya ve ahiret saadetlerinin hepsini üzerine almış bulunmakta, şeriatın ötesinde ihtiyaç duyulacak bir şey kalmamaktadır. Sofilerin sembolü ve imtiyaz alametleri haline gelmiş bulunan tarikat ve hakikat, şeriatın üçüncü parçası olan ihlas unsurunu tamamlamak hususunda ona hizmetçi konumundadır.... Tarikat yolunda meydana gelen haller, vecdler, özel ilim ve irfanlar asıl amaç olmayıp bu yolun yolcularını terbiye etmeye yarayan evham ve hayallerden ibarettir. O halde bunlara takılıp kalmamak, süluk ve cezbe yolunun sonu olan rıza makamına ulaşmak gerekmektedir." (H. Karaman, İmam-ı Rabbanî ve İslâm Tasavvufu-Mektubat'tan seçmeler-, s.175-176). "...Şeriatla hakikat birbirinin tamamen aynıdır. İcmal-tafsil, istidlal-keşif, gayb-müşahede, külfet hissi-zevk gibi hususlardan başka ikisi arasında bir fark yoktur... Hakka'l-yakin mertebesine ermiş olmanın alâmeti, bu makama ait ilim ve irfanın, şeriat bilgisine tam olarak uygun bulunmasıdır. Bir kıl kadar bile fark kalırsa bu, hakikatlerin hakikatine ulaşılmamış olma delilidir." (s.177-178). "Peygamberlerden ümmetlere kalan (miras) ilim ikidir: Ahkâm (şer'i hükümler, kurallar), esrar (sırlar)... Sofilerin çoğu esrar ilmi, vahdet-i vücud, vahdet-i şühûd, birde çoğu görmek, ihâta (kuşatma), zâtî yakınlık keşfi... derler. Asla ve hâşa! Bu gibi bilgi ve irfan, esrar ilmi olmaktan ve nübüvvet makamına layık bulunmaktan çok uzaktır; çünkü bunların dayanağı sekirdir (manevî sarhoşluktur)... Peygamberlerin bütün ilimleri, içine bir zerre sekir karışmayan sahıvda (tam ayıklık ve şuur halinde) meydana gelmektedir..." (s.183). "Ezcümle ehl-i Sünnet âlimlerinin, Kitâb ve Sünnet'ten anladıkları mânayı, kendi keşif ve ilhamının mi'yarı (doğruluk ölçütü) kılmalı, onları başka birşey ile ölçmemelidir. Çünkü onların anladıkları mânalara aykırı olan anlayışlar kıymetsizdir. Zira her bid'atçı sapık, kendi itikadlarının dayanağının Kitâb ve Sünnet olduğunu iddia etmekte... bunlarla insanlara yol göstermeye kalkışmaktadır" (s.137).


 

  Şu anda sayfası gösterilen kitap.
Bu Kitapta:
Önceki Makale
Sonraki Makale
İçindekiler
Site Sayfaları
Ana Sayfa
Hakkında
Makaleleri
Kitapları
Soru Konuları
Soru Listesi
Hayrettin Karaman`ın Sohbetleri
Şiirleri
Bütün site içeriğinin genel kelime indeksi.
Sitede Arama
Hayrettin Karaman'ın Siteye Son Eklenen Yazıları
E-posta
Siteyi Link ve Kaynak Gösterimi
m.HayrettinKaraman.net Mobil-Metin Versiyonu Hakkında

Facebook Sayfası:

Bulunduğunuz Sayfayı:



Sayfa başına gider Siteden rastgele bir sayfa seçer. Hafızadaki önceki sayfaya döner Hafızadaki sonraki sayfaya döner
   
Bu Kitapta: Önceki Makale Sonraki Makale İçindekiler