www.HayrettinKaraman.net: İslâm Hukuku Profesörü Hayrettin Karaman'ın İnternet Sitesi
Siteden rastgele bir sayfa seçer. Hafızadaki önceki sayfaya döner Hafızadaki sonraki sayfaya döner
 


Halkın Sesi, Hakkın Sesi
Halk insan topluluğudur. "Halkın sesi Hakk'ın sesidir" formülündeki "halkın sesi", halk çoğunluğunun iradesidir. Halk çoğunluğu bir konuda görüş bildirdiği, iradesini açıkladığı, bir hükmü ve değeri benimsediği zaman bütün bunlar "haktır, iyidir, doğrudur, meşrûdur, olması gerekendir, Allah'ın da istediğidir" denilebilir mi? Demokrasiler bu soruya evet cevabını veriyorlar. Bu cevabı tahlil ve tenkit etmeden önce tarih boyunca Hakk'ın sesini daha kimlerin temsil etmeye kalkıştığını hatırlamamız gerekecektir.
Mutlak monarşilerde egemenliği bir kişi temsil etmiş ve onun sesi, onun iradesi halkın sesi olarak kabul edilmiştir. Bunun hukuk, din, felsefe ve ahlak açısından tutarlı bir tarafı yoktur. Monarklar genellikle meşrûiyyeti dinden almış, dine dayandırmışlardır; ancak hiçbir hak dinde -bozulmamış, din adamlarının menfaatleri yönünde değişikliklere uğramamış semavî dinlerde- böyle bir kişiye, hakkın sesi olma ve iradesini temsil etme selahiyeti -Allah ve din tarafından- verilmemiştir. İslâm toplumlarında "sultanın, padişahın, hükümdarın yeryüzünde Allah'ın gölgesi" olarak telakki edilmesinin de İslâm'ın muteber kaynaklarında dayanağı yoktur.
Aristokrasilerde seçkin bir grup, egemenliği ellerinde tutmuş ve hakkın sesi olduklarını iddia etmişlerdir. Bunlara böyle bir selahiyeti ne halk, ne de Cenab-ı Hak vermediğine göre bu "keramet de şeyhin kendinden menkuldür", seçkinler kendilerinde böyle bir selahiyeti görmüş, güçlerine dayanarak bunu halka dayatmışlardır.
Halkın sesi, hakkın temsilcisi olma selahiyetini Allah'tan aldığını iddia ederek tek başına egemenliği temsil eden din adamı veya sivil yöneticilere yer veren teokrasilerde, böyle bir iddia ile başa geçen kişilerin, selahiyeti Allah'tan aldıklarına dair hiçbir delil yoktur. Bu kişilere Allah'tan vahiy gelmediği gibi ellerinde Allah'a ait olduğu bilinen -veya böyle olduğuna inanılan- bir talimat da mevcut değildir. Papa veya teokratik kral yanılmaz olduğunu, bütün tasarruflarının Allah iradesine uygun bulunduğunu iddia etmektedir, ancak bu iddianın dini, akli, sosyal ve hukukî bir delili bulunmamaktadır.
Hakkın sesini bir sınıfın -mesela emekçi sınıfın, işçilerin- temsil ettiğini ve egemenliğin de onlarda olması gerektiğini savunan rejimlerde, hakim ses ile halkın sesinin paralelliği konusunda iki problem vardır: a) Mesela işçi sınıfı halkın tamamı değildir ve halkın tamamının rızası ile temsil selahiyetini almış da değildir. b) Fiilen iktidarı ellerinde tutanlar bir avuç bürokrat ve siyasîdir, bunlarla hakim sınıf arasında da rızaya dayalı bir temsil ilişkisi yoktur.
Halkın kendi iradesi ile kendini yönetmesinden ibaret olan demokrasilerde -doğrudan demokrasi hariç- halkın iradesinin yönetime, daha doğrusu devletin fonksiyonlarına yansıması önünde çok önemli ve aşılması imkânsız engeller bulunduğuna daha önceki yazılarda işaret edilmişti. Siyasi iktidarın sesinin tam olarak halkın sesinden ibaret olduğunu farzettiğimizde karşımıza çıkan problem bu sesin, hakkın sesini (iyiyi, doğruyu, olması gerekeni, Allah'ın irade ve rızasını) temsil edip etmediğidir. Bu problemi şöyle bir soru haline getirmek de mümkündür: Hakkın sesini temsil etmek için yalnızca, tek başına, kayıtsız ve şartsız olarak halkın sesi ve iradesi yeterli midir?
Laik-demokratik sistemler dini, Allah'ın rıza ve iradesini sosyal ve siyasî hayatın dışına çıkarmışlardır. Buna göre "iyi, doğru, güzel, olması gereken, meşrû olan" halkın dediği ve istediğidir. Daha doğrusu temsilcileri vasıtasıyle ortaya konduğu iddia edilen halk çoğunluğunun istek ve iradesidir. Bu teorinin temelinde akıl ve bilim vardır; Aydınlanma döneminin getirdiği ve modernitenin yanılmaz bir kılavuz olarak kabul ettiği akıl ve bilim. Ancak halkın iradesi, isteği ve dediği ile akıl ve bilim arasındaki ilişki alanı oldukça sislidir. Olup bitene bakıldığında değerler ve kurallar halk tarafından değil, kendilerini akıllı ve bilgili kabul eden seçkinler tarafından ortaya konuyor, halka sunuluyor, herşeye aklı ermez kabul edilen halk, siyasetin inceliklerinden (entrikalarından) istifade edilerek ikna ediliyor (kandırılıyor), oyları (tasvipleri) alınıyor ve bu halkın iradesi, isteği, dediği oluyor. Halbuki bunun, aydınlara ait olduğu, aydınların (kendilerine bu sıfatı yakıştıranların) okuduklarına halkın anlamadan âmin dediği apaçık ortadadır. Kurallar ve değerler ister gerçek mânâda halkın akıl, bilgi ve iradesine dayansın, ister seçkin bir sınıfa ait olup hile ile halka maledilmiş akla ve bilgiye dayansın hakkın sesini temsil eder mi? Bu değerler ve kurallara dayanan sistemler ferdin kemale ermesini ve mutlu olmasını, insanlığın da, barış ve adaletin hakim olduğu bir dünya düzenine kavuşmasını sağlar mı? Bunun için yeterli olur mu?
Hem tarihte ve günümüzde görülen uygulamalardan (tarihi delilden), hem de akıl ve bilginin mahiyet ve sınırından (felsefî, epistemolojik delilden) hareketle bu sorunun cevabını müteakip yazıda arayalım.


 

  Şu anda sayfası gösterilen kitap.
Bu Kitapta:
Önceki Makale
Sonraki Makale
İçindekiler
Site Sayfaları
Ana Sayfa
Hakkında
Makaleleri
Kitapları
Soru Konuları
Soru Listesi
Hayrettin Karaman`ın Sohbetleri
Şiirleri
Bütün site içeriğinin genel kelime indeksi.
Sitede Arama
Hayrettin Karaman'ın Siteye Son Eklenen Yazıları
E-posta
Siteyi Link ve Kaynak Gösterimi
m.HayrettinKaraman.net Mobil-Metin Versiyonu Hakkında

Facebook Sayfası:

Bulunduğunuz Sayfayı:



Sayfa başına gider Siteden rastgele bir sayfa seçer. Hafızadaki önceki sayfaya döner Hafızadaki sonraki sayfaya döner
   
Bu Kitapta: Önceki Makale Sonraki Makale İçindekiler