www.HayrettinKaraman.net: İslâm Hukuku Profesörü Hayrettin Karaman'ın İnternet Sitesi
Siteden rastgele bir sayfa seçer. Hafızadaki önceki sayfaya döner Hafızadaki sonraki sayfaya döner
 


Devlet ve Rejim: Devlet Gemisi
Maksadı daha açık ve anlaşılır bir şekilde ifade edebilmek için devleti bir gemiye benzetebiliriz. Geminin kendisi toprak unsuru (vatan), yolcuları insan unsuru (halk, millet, ümmet), mülkiyet ve idaresinin yalnızca içindekilere ait bulunması istiklal (bağımsızlık) unsuru, kaptan ve yardımcılarının seyir planı ve rotası ise rejimdir, yönetim biçimidir. Geminin seyri, yolcularının çoğunluğunun isteği doğrultusunda olur, diğerleri de buna müdahale etmezlerse mesele yoktur. Ya yolcular iki veya daha fazla guruba ayrılır, her biri rotaya müdahale etmeye kalkışırsa yahut da bir azınlık hileye veya güce dayanarak geminin yönetimini ele geçirirse birden fazla mesele var demektir.
Yolcuların guruplara ayrılıp yönetimi ele geçirebilmek için aralarında mücadele etmeleri geminin yapısına ve istiklaline zarar vermedikçe normal karşılanabilir. Mücadele gemiye zarar verecek boyutlara vardığında bütün gurupların ellerini çenelerine koyup düşünmeleri gerekir. Fahr-i Kâinat (s.a.) Efendimizin, gemi benzetmesini de ihtiva eden bir hadisi konumuza ışık tutmaktadır. Şöyle buyuruyorlar: "Allah'ın koyduğu sınırları (hukuku, düzeni) koruyanlarla korumayanların misali, kura çekerek bir geminin farklı katlarına (kimileri üst kata, kimileri alt kata) yerleşen yolcu guruplarıdır. Alt katta bulunanlar, suya ihtiyaç duydukça üst kata çıkıp buradakileri rahatsız ettikleri için geminin dibinden bir delik açarak su ihtiyaçlarını buradan karşılayalım dediklerinde, üst kattakiler bunlara mani olurlarsa hepsi (bu arada gemi) kurtulurlar, engellenemezlerse tamamı batar, helak olurlar." Bu hikmetli benzetmeden çıkan sonuca göre devlet gemisi içinde yer alan bütün siyasî ve ideolojik gurupların gemiyi gözleri gibi korumaları, devletin toprak, insan ve istiklal unsurlarına bir zarar gelmemesi için işbirliği yapmaları din, akıl ve maslahat gereğidir. Toprak, insan ve istiklal -ümmete ait bulunan- millî servet ve değerlerdir; dinin başlıca amaçları içinde işte bu değerleri korumak da vardır. Korumada önceliği yönetime verelim demek de makul değildir; çünkü gemi olmazsa yönetim de olmaz.
Yolculara (millete) rağmen geminin yönetimini ele geçiren ve dümeni istedikleri yöne kıran kaptan ve yandaşlarına karşı verilecek mücadelede de bu düstur geçerlidir; yönetim ve rejim unsuru yabancıların eline geçti diye gemi ve yolcular (toprak, insan ve istiklal) değerini yitirmez, unsur olma vasıflarını kaybetmezler; yani bu takdirde devlet, başkalarının devleti olmaz, yolcuların "yönetimi gasbedilmiş" gemisi gibi olur. Bu durum ve şartlar içinde yolculara düşen, gemilerini gözleri gibi korumak ve fırsat bulduklarında -gemiye zarar vermeden- yönetimi ele geçirmek ve gâsıpları işten uzaklaştırmaktır.
Bir de yolcuların, doğru rotada olan bir gemi bulduklarında gemilerini terkederek ona taşınmaları seçeneği düşünülebilir. Ancak bu seçenek de -gemiyi bir daha geri almamak üzere, tamamen- terketme niyetiyle kullanılamaz; çünkü gemi, yolcuların en değerli varlıkları arasındadır, onu başkalarına bırakma hakları yoktur.
Sonuç: Devlet gemisi (insan, toprak ve istiklal) korunacak, rejim bunlara zarar verilmeden meşrûlaştırılacaktır.

Dâru'l-İslâm
Yazımızın önceki kısmında devleti bir gemiye benzetmiş "gemi vatan, yolcular millet, geminin yalnızca içindekilere ait oluşu istiklal, kaptan yönetici ve kaptanın izlediği rota ve talimat ise rejim, yönetim sistemi, hakimiyetin uygulanış biçimi" gibidir demiş, kaptanın istibdada yönelmesi, millet iradesinin -dolayısıyle milletin istediği idare biçiminin- dışına çıkması, devletin diğer unsurlarını ihmal etmemizi, ihmalin de ötesinde feda etmemizi gerektirmez. Devletin bütün unsurları ayrı değerlerdir, bunları korumamız gerekir, bu koruma görevinin yanında uygunsuzlaşan unsurları uygun hale getirmek için elimizden gelen çabayı göstermek gibi bir görevimiz de söz konusudur diye eklemiştik.
Devlette hakimiyet unsurunu ve özellikle yasama, yürütme ve yargının dayandığı dinî veya la-dini temeli esas alan, diğer unsurları buna göre değerlendiren bazı dostlar ve yazarlar bu düşüncemize/yazımıza tepki gösterdiler, "yasama, yürütme ve yargının ilahi iradenin dışında cereyan ettiği bir ülke İslâm ülkesi değildir. Biz bu ülkeyi vatanı ve milleti ile korumak vazifesini de yüklenmeyiz, vazifemiz ne pahasına olursa olsun hakimiyeti Allah'a ait kılmaktır" inanç ve düşüncesinden hareketle bizim doğrudan saptığımızı ima ettiler.
Bu konu geçmiş devirlerde İslâm ülkesinin (dâru'l-İslâm) hangi şart ve durumlarda küfür ve harb ülkesine dönüşeceği meselesi çerçevesinde ele alınmış ve tartışılmıştır. Tartışmaya katılan âlimler (müctehidler) kabaca iki guruba ayrılmışlardır: birinci gurup hakimiyet unsurunu esas almış, şeriatın hakim olmadığı, hakim olmaktan çıktığı ülkeleri harb ve küfür ülkesi saymışlar, ikinci gurup (Hanefiler bu gurup içinde yer alırlar) bir kere İslâm ülkesi olmuş bir memleketin yeniden küfür ve harb ülkesine dönüşebilmesi için orada, müslümanların mal ve can güvenliğini kaybetmeleri, hiçbir islâmî uygulamanın kalmaması ve ülkenin tamamen harb ülkeleri ile çevrilmiş bulunmasını (bu üç şartın birlikte gerçekleşmesini) şart koşmuşlardır. İkinci guruba göre ülkede, yasama, yürütme ve yargının İslâma göre olmaması elbette meşrû ve kabul edilebilir değildir; ancak müslümanların vazifesi bu yüzden ülkeyi küfür ve harb ülkesi sayarak bunun gereğini yerine getirmek değildir; aksine İslâm ülkesini, içine düştüğü uygunsuz durumdan kurtarmak için gayret göstermek, emri bi'l-ma'ruf vazifesini yerine getirmektir.
Ben benzetmemde bu ictihadı tercih etmiş oluyorum, bu ictihad da İslâm dışı olmadığına göre doğrudan sapmış olmuyorum. Bir ayet mealini ölçü olarak alırsak "Herkesin bir yönü vardır, ona yönelir, hayırda ve iyide yarışın" buyuruluyor. İctihadlar işte bu yönlerdir ve bu yönlerin tamamı -kıblede ihtilaf edenlerin farklı yönlere yönelerek kıldıkları namazda olduğu gibi- kıbledir. Hepimiz ictihadımıza göre kıbleye yönelelim ve Hakk'a, yalnızca O'na kullukta yarışalım.

Fitne
Açık veya kapalı (zımnî) olarak ülke, millet, teşkilat, bağımsızlık ve hakimiyet (yönetim şekli ve düzen de buraya dahildir) unsurlarını ihtiva etmeyen bir devlet tarifine rastalanamaz; raslanırsa bu tarif eksik demektir. Bir insan topluluğu, kendilerine ait olmayan bir toprakta; yani başka bir milletin vatanında yaşasa, kendilerine teşkilatlanma ve inandıkları düzene göre yaşama imkanı verilse "azınlık" statüsü kazanmış olurlar, ancak yine de devletleri olmaz. İmdi bu unsurlardan biri, özellikle münakaşa konumuz olan düzen (yönetimin dayandığı esas, rejim) arızaya uğradığı, yerli veya yabancı birileri veya çoğunluk tarafından değiştirildiği, İslâma göre gayr-i meşrû bir şekle sokulduğu, milletin bu rejime karşı olanlarına veya olması gerekenlere dayatıldığı takdirde devlet yok mu sayılacaktır? Diğer unsurlar önem ve değerlerini kayıp etmiş mi olacaktır? Devletin asıl sahipleri, bu diğer unsurların tehlikeye girmesi halinde tepkisiz mi kalacaklardır? Bozulan ve değiştirilen düzeni yeniden meşrûiyyet çizgisine getirmek üzere harekete geçerken devletin diğer unsurlarını -mesela bağımsızlığını, milleti, ülkeyi- tehlikeye atabilecek midir?
Bu son soru yazının başlığı ile de alakalıdır. İslâm müctehidleri devlette, "kamu düzeninin bozulmasına, anarşinin hakim hale gelmesine, ülkenin ve milletin varlık ve bütünlüğünün tehlikeye girmesine" fitne demişler, "zâlim ve gayr-i meşrû" yönetime karşı isyan vazifesini açıklarken fitne kavramı üzerinde de durmuşlar, isyanın meşrûiyyetini fitne ile bağlantılı kılmışlardır.
Ümmetin küçük çoğunluğu, tarih boyunca fitne çıkmasın diye zâlim ve gayr-i meşrû yönetimlere karşı isyan etmemişler, ya "sabır", yahut da "temekkün" yolunu tercih etmişlerdir. Sabır, işi Allah'a havale etmek, dua ve niyaz ile O'nun ıslah etmesini beklemektir. Temekkün ise Allah'ın kullarına verdiği ıslah vazifesini fitnesiz olarak yerine getirebilmek için hazırlanmak ve uygun zamanı kollamaktır. Hz. Hüseyin'in kıyamını temekkün davranışının dışında görenler ve onu -şartları hesaba katmadan- zulme karşı ayaklanmanın imamı kabul edenler bize göre yanılmaktadırlar. Hz. Hüseyin şartları inceden inceye değerlendirmiş, zamanı kollamış, planını -kendisini destekleme sözü veren binlerce kişiye göre- hazırlamış, sonra da harekete geçmiş, ancak hiyanete uğramıştır.
İslâm müctehidlerinin, "devletin diğer unsurlarını tehlikeye atmamak için ıslah ve isyanı ertelemeleri" bizim tezimizi desteklemektedir. İslâma göre zulme ve gayr-i meşrû düzene muhalefet devam edecek, ancak devletin diğer unsurları da korunacak, fitne hesaba katılacaktır.

Zaruret Üzerine
Devlet, rejim, İslâmı hayata hakim kılmak için izlenecek yol ve yöntemler, bunların normal ve zaruri hallere göre farklılaşması konularında yazdıklarım bazı dostların itirazlarına hedef olmuş, ben de -itiraz edenler birden fazla olduğu için- isim vermeden özlü cevaplar vermiştim. Kendisine sevgi duyduğum ve kardeş bildiğim sevgili Mehmet Pamak, isim vermeden cevap yazmamdan alınmış, bu davranışı "kendisini küçümseme ihtimaline hamletmişti". Böyle bir zanna sebep olduğum için üzüldüm; bir müslümanı küçümsemekten Allah'a sığınırım.
Son olarak sayın Pamak'ın kaleme aldığı ve Selam gazetesinde neşrettiği birkaç yazı yine yukarıdaki konularla ve özellikle zaruret ve ikrah kavramları ile ilgili idi. Cevapsız bırakmak saygısızlık olacağı ve bazı yanlış anlamaları sabitleştireceği için maddeler halinde bir açıklama denemesi daha yapma zarureti hasıl oldu.
1. Devletten rejim kastedilirse ve bu rejim de İslâma aykırı ise bunu gözümüz gibi değil, kesilmiş tırnağımız gibi bile korumayız, aksine islâmî olanı ile değiştirmek için elimizden geleni yapmak islâmî vazifemizdir. Devlet kavramı içinde birer unsur olarak veya bu kavrama dahil edilmeden istiklal, toprak, nüfus... varsa ve bunlar müslümanlara ait ise koruma konusunda görüş birliği oluşmuştur.
2. Laiklik, demokrasi, sekülarizm, -epistemolojik, dini, siyasî ve ahlâkî- çoğulculuk islâmî değildir (zimmî hukuku çoğulculuktan başka bir şeydir), bu sistemlerin içinde yaşamak zorunda kalanlar imkanların elverdiği ölçüde (başka bir ifade ile bu sistemlerden yararlanarak) islâmî alanı genişletmeye çalışırlar; bunlardan yararlanmak başka, bunları islâmî saymak, böyle olduğunu isbat için nasları eğip bükmek başkadır. Birincisini caiz görenler ve uygulayanlar vardır, caiz görmeyenler de fiilen o sistemlerin içinde yaşamakta ve bunlardan yararlanmaktadırlar; ikincisi (islâmî olmayanı islâmî diye yutturmaya çalışmak) caiz değildir.
3. Zaruret ve ikrahın Kur'an-ı Kerim'de ve Sünnet'te tarifleri yoktur, ancak bu iki hale hüküm bina edilmiştir. Çeşitli delaletlerden faydalanarak tarifi yapanlar fukahadır, müctehidlerdir. Zaruret kavramı hem mefhum olarak hem de uygulama alanı bakımından ikrahtan daha geniştir; fıkıhta tarifi verilen ikrah, zaruret içinde yer alır, ancak her zaruret ikrah çerçevesine girmez. Mecelle'ye ve dolayısıyle İslâm Hukukuna göre "Hacet umumi olsun, hususi olsun zaruret sayılır." Hacet ihtiyaç demektir ve karşılanmadığı zaman ölüm getiren hacete "zaruret" denir, karşılanmadığı zaman ölüm getirmeyen, fakat hayatı zorlaştıran, müslümanları vazifelerini ifadan alıkoyan ihtiyaç ise zaruret değildir, hacettir, fakat bir kısım haramları geçici olarak mübah ve helal kılması bakımından zaruret hükmündedir. Doktorların mahrem yerlere bakmaları ve dokunmaları, gerektiğinde içinde alkol bulunan ilaçların kullanılması, hakkını almak için başka çare kalmadığında rüşvet vermenin cevazı, faizsiz ödünç bulamayan hacet sahibinin faizli ödünç almasına cevaz verilmesi gibi birçok örnek, ikraha girmez -çünkü bunlar yapılmadığında ne ölünür, ne de uzuv kaydedilir, yalnızca acı ve ağrı çekilir, rahatsız olunur -fakat hacet mânâsında zarurete girer, fıkıhçılar bunların cevazını zarurete bağlamışlardır (örnekler ve kaynaklar için İslâmın Işığında Günün Meseleleri, II, s. 341 vd.). Zaruretin böyle ferdî olanları yanında bir de ictimaî (umumi) olanları vardır. Mesela önlerine müslüman esirleri siper edinerek bir islâm şehrini veya kalesini almaya gelen düşmana ateş açmanın ve bu arada müslüman esirleri de istemeden öldürmenin cevazı bu mânâda zarurete dayanmaktadır.
4. Peygamber Efendimiz'in (s.a.) söyledikleri ve yaptıkları -istisnaları bir yana- dindir, din kaidesine ve hükmüne kaynak teşkil eder. Bu sebeple o, meşrû amaca yine meşrû vasıtalar ile gitmek durumundadır. Onun uygulamasında, yukarıda verilen örnekler (hacet-zarurete dayalı cevazlar) yoktur. Ancak din tamam olduktan sonra ümmet, hacet ve zarurete düştüğünde hükmün ne olduğu da bilindiği (tamamlanmış bulunan dinde sabit olduğu) için zaruret hükümleri dinin bozulma ve yozlaşmasına sebep olmamaktadır. Eğer genel ihtiyaç diye girilen yol uzun vadede dinin bozulmasına, dinî hayatın zayıflamasına, İslâmın gelmesine değil gitmesine sebep oluyorsa, pirince gidenler evdeki bulguru da kaybediyorlarsa bu durumda elbette zaruret hükmünden yararlanmak caiz olamaz.
İşte nefsaniyet veya iyi niyete dayalı ictihad bu noktada devreye girmektedir. İctihadın devreye girdiği bir başka nokta da "başka çarenin bulunup bulunmadığı", "başka çare yoksa bile batılın, hakka ulaşmak için -zarureten- bir araç olarak kullanılıp kullanılamıyacağı konusudur. Bu konuda ictihad "olmaz" diyen de "olur" diyen de ictihad ediyor; çünkü konuyu nokta tayini ile hükme bağlayan nas yoktur, söyleyenler nasların "anlamı ve maslahat ictihadları" ile yorumuna dayanmaktadırlar.
İyi niyetli tenkitler, ikazlar, müzakereler, istişareler ve kardeşlik duygusu birçok meselemizi halledecek, sahih İslâmdan sapmadan yolumuzda ilerlememizi sağlayacaktır inşaallah!


 

  Şu anda sayfası gösterilen kitap.
Bu Kitapta:
Önceki Makale
Sonraki Makale
İçindekiler
Site Sayfaları
Ana Sayfa
Hakkında
Makaleleri
Kitapları
Soru Konuları
Soru Listesi
Hayrettin Karaman`ın Sohbetleri
Şiirleri
Bütün site içeriğinin genel kelime indeksi.
Sitede Arama
Hayrettin Karaman'ın Siteye Son Eklenen Yazıları
E-posta
Siteyi Link ve Kaynak Gösterimi
m.HayrettinKaraman.net Mobil-Metin Versiyonu Hakkında

Facebook Sayfası:

Bulunduğunuz Sayfayı:



Sayfa başına gider Siteden rastgele bir sayfa seçer. Hafızadaki önceki sayfaya döner Hafızadaki sonraki sayfaya döner
   
Bu Kitapta: Önceki Makale Sonraki Makale İçindekiler