www.HayrettinKaraman.net: İslâm Hukuku Profesörü Hayrettin Karaman'ın Web Sitesi
Siteden rastgele bir sayfa seçer. Hafızadaki önceki sayfaya döner Hafızadaki sonraki sayfaya döner
 


Bazı İnanç Konuları

1. Bazı programlarda semavi dinler şeklinde ifadelerde bulunuluyor, doğru mudur, nasıl anlamak lazım?

Cevap:

Semâvî dinler ifadesinden ilâhî; yani Allah tarafından vahyedilmiş dinler kastediliyor. Bunun karşısında beşerî, insanlar tarafından uydurulmuş dinler vardır. Allah Teâlâ kitabını "vahyettiğini, indirdiğini, gönderdiğini, açıkladığını" söylüyor. İndirme yüksekten aşağıya olacağı için "sema" yüksek yer, makam manasında kullanılmış, semâvî de yüksekten, Allah katından indirilmiş, gönderilmiş manasında anlaşılmıştır. Allah Teâlâ mekandan münezzeh olduğu, O'nun fiziki bir mekana sığması ve orada olması düşünülemeyeceği için burada geçen semayı, fiziki olarak değil manevi (mertebe) olarak "yüce ve yüksek" manasında almak, böyle anlamak gerekiyor.



2. Bazı sohbetlerde duanın takdiri değiştireceği söyleniyor, Allah Teâla'nın takdiri değişir mi?

Cevap:

Bu soruyu kadere, Allah'ın takdirine verilen mânadan hareketle açıklamak gerekir. İnsanların hür iradelerine bırakılmış olup sonucundan sorumlu tutuldukları davranışlar (işler, ameller, hareketler) Allah tarafından "kul istemese de şöyle olsun, şöyle olmasın" diye değil, "kul böyle isteyecek, böyle yapacak" diye Allah tarafından bilinmiş ve bazı yerlere kaydedilmiştir(Kaderin, yazgının ve takdirin manası budur). Meşhur bir benzetmeden yararlanmak gerekirse, ay ve güneş belli bir sistem ve düzen içinde hareket etmekte ve bazen da tutulma olmaktadır. İlgili ilim dallarıyla meşgul olan alimler, yıllarca öncesinden ayın veya güneşin tutulacağını bilmekte, söylemekte ve ilgili yerlere kaydetmektedirler. Ayın ve güneşin tutulması, alimin bilmesinden ve yazmasından olmamakta, aksine bunların kendi sistemleri içinde olacağını alim önceden bilmektedir. Bir katilin adam öldürmesi de "Allah öldürmesini emrettiği, kulun iradesi dışında bağlayıcı olarak takdir buyurduğu, bu manada mecbur ettiği için olmamaktadır; kulun serbest iradesi ile adamı öldüreceğini (istemese öldürmezdi) Allah önceden bilmektedir ve ilgili yerlere bu değişmez bilgi kaydedilmiş, adına da kader denmiştir.



3. Bazı sohbetlerde, Hazreti Eyyüb (a.s.)'ın hastalandığı, vücudunda yaralar oluştuğu, yaralarının kurtlandığı, ailesi tarafından terk edildiği, mezbelelere atıldığı, Hazreti Musa (a.s.)'ın kekeme olduğu ve bu yüzden Yakup peygamberin kendisine yardımcı olarak gönderildiği, Hazreti İbrahim (a.s.)'ın yıldıza, aya, güneşe taptığı veya bunlara benim rabbim dediği, sonra bunlardan vazgeçtiği (ve bu durumunun peygamber olmadan öncesine aittir diye izaha çalışılıyor) peygamberler için bu vb. ifadeler doğru mudur, peygamberlik sıfatları kendilerine ne zaman verilmiştir, peygamberlere nasıl iman edeceğiz?

Cevap:

Allah Teâlâ Duhâ suresinde Peygamberimize hitaben "Seni yanlış yolda bulup da doğru yola yönlendirmedi mi?" buyuruyor. Şu halde peygamberlere vahiy gelmeden önce onların düşünce ve davranışlarının Allah rızasına uygun olduğunu düşünmemiz ve böyle inanmamız doğru olmaz; böyle olsaydı vahye de gerek kalmazdı. Hz. İbrahim ile ilgili ifadeler onun, vahiy gelmeden önce aklı ile düşünerek gerçek Allah inancına varmak için geçirdiği tefekkür çilesini anlatıyor. Mesela gökte ayı görünce "Bu benim Rabbim" diyor; yani "Bu Rabbim olabilir mi"? diye soruyor, böyle varsayarak tefekkür ediyor sonunda daha büyük güneşi görünce ayın, güneşin battığını görünce de güneşin Rab olamayacağını anlıyor. İnsanlar vahiy gelmese bile akıllarıyla Büyük Yaratıcıya ulaşmak durumundadırlar; Hz. İbrahim bunu temsil ediyor.
Peygamberlerin dini başkalarına anlatma, sevdirme, onları dine davet etme (teblîğ) vazifeleri vardır; insanların nefret edecekleri, tiksinecekleri hal ve durumlar peygamberlerde olmaz; olursa tebliğ vazifesi aksar. Tebliğ vazifesine ters düşen hastalık vb. ile ilgili hikayeler, inanç konusunda delil olabilecek kadar sağlam rivayetlere dayanmıyor, bunları gerçek saymak için yeterli delil (bilgi kaynağı) yoktur.



4. Bizim gibi cahil kesimin en fazla ihtilafa düştüğü konulardan birisi de kader konusu. Biz ALLAH Teâla'nın bizim için ezelde irade ettiği ve levh-i mahfuza yazdığı bir hayat mı yaşyoruz, kullar kendi iradeleri ile mi hidayette veya küfürde olurlar, kulun iradesi ne işe yarar, ALLAH Teâla dileyeni mi hidayete erdirir, dilediğini mi hidayete erdirir veya dileyeni mi saptırır, dilediğini mi saptırır? Kadere nasıl iman edeceğiz?

Cevap:

Bu soruya kısmen de olsa ikinci sorunun cevabında açıklık getirmiştik. Burada şunları ilave etmekle yetinebiliriz:
Allah Teâlâ'nın elbette yaratılmış her şeyi kuşatan iradesi ve kudreti vardır ve her şeyi yalnızca O yaratır. Ancak O'nun adalet sıfatı da vardır, kendisine zulmü kendisi haram kılmıştır. Adalet ve zulmün Allah için anlamı, bizim anlamayacağımız, bilemeyeceğimiz bir anlam değildir; Kitabında adalet ve zulümden söz etmiş, kullarına bu kavramları açıklamış, kendisinin de bu kavramlar çerçevesinde adil olduğunu, zalim olmadığını bildirmiştir. Eğer Allah bir yandan kulların ne yapacaklarını, onların iradeleri dışında belirleyip bir tarafa yazsa, onları bu fiillere mecbur kılsa, öte yandan da "Niçin şunu yaptın, bunu yapmadın" dese, bazı yapma ve yapmamalara ceza verseydi adil olmazdı. İşte kaza, kader, kulun irade hürriyeti, fiili konuları konuşulurken, düşünülürken mutlaka yukarıda ortaya koyduğumuz esas çerçevesinde düşünülmelidir.
Özetle kulun da kendine mahsus bir küllî bir de cüz'î iradesi vardır. Küllî irade, fiile uygulanmadan var olan ve bütün seçenekleri kapsayan (yapmaya da yapmamaya da karar vermeyi sağlayan) iradedir. Cüzî irade ise bunun bir seçeneği için kullanılan (yapma veya yapmamayı, mümkün şıklardan birirni seçen) iradedir. İnsanlar sorumlu tutulacakları fiilleri yapıp yapmamakta hürdür, bu sebeple de yapınca veya yapmayınca sorumlu olurlar. Allah her şeyi, zaman ve mekan engeli olmadan bildiği için, zamanı gelince kulun, serbest iradesi ile neyi seçeceğini de bilmekte ve onu yazdırmaktadır. Eskilerin deyişi ile "ilim maluma tabidir"; olan, Allah öyle bildiği ve yazdığı için değil, bilgi, olanın öyle olacağı içindir; serbest seçim ve irade ile öyle yapılacağı için öyle bilinmiştir. Hidayet ve dalalet, doğru veya eğri yolda olmak, bunlara yöneltmek de öyledir; Allah kulunu, onun isteği dışında saptırıp da sonra "Niçin saptın" diye sormaz. Kul doğru yolu seçerse Allah da onu murad eder, eğri yolu seçerse Allah da onu -kulun ek bir irade ve fiili bulunmadan- engellemez. Kullar hidayet ve dalalet konusunda Allah'a dua ederler; mesela işte bu fiil (dua), kendi iradeleriyle yanlış yola girmek isteyenlerin Allah tarafından engellenmesi için bir ek fiil, ek irade sayılabilir.
Kaza, kader, kulun iradesi, kudreti, fiili, sorumluluğu konularında benim anlayış ve inancım özetle bundan ibarettir; hem ilgili nassları hem de İslam tarihi boyunca bu konuda ortaya çıkmış görüşleri, açıklamaları gözden geçirdikten sonra bu sonuca varmış bulunuyorum.

  Şu anda sayfası gösterilen kitap.
Bu Kitapta:
Önceki Başlık
Sonraki Başlık
İçindekiler
Kelime İndeksi
Site Sayfaları
Ana Sayfa
Hakkında
Makaleleri
Kitapları
Soru Konuları
Soru Listesi
Hayrettin Karaman`ın Sohbetleri
Şiirleri
Bütün site içeriğinin genel kelime indeksi.
Sitede Arama
Hayrettin Karaman'ın Siteye Son Eklenen Yazıları
E-posta
Siteyi Link ve Kaynak Gösterimi
m.HayrettinKaraman.net Mobil-Metin Versiyonu Hakkında

Facebook Sayfası:

Bulunduğunuz Sayfayı:



Sayfa başına gider Siteden rastgele bir sayfa seçer. Hafızadaki önceki sayfaya döner Hafızadaki sonraki sayfaya döner
   
Bu Kitapta: Önceki Başlık Sonraki Başlık İçindekiler Kelime İndeksi