www.HayrettinKaraman.net: İslâm Hukuku Profesörü Hayrettin Karaman'ın İnternet Sitesi
Siteden rastgele bir sayfa seçer. Hafızadaki önceki sayfaya döner Hafızadaki sonraki sayfaya döner
 


İslâm Dünyası Geri Kaldı mı?
1. İslâm dünyası neden geri kaldı sorusu anlamlı mıdır?

Cevap:
Bu soru böylece mutlak, kayıtsız şartsız sorulduğunda anlamlı ve tutarlı değildir.
Modernitenin ilerlemeci, tektipçi, Batı merkezli dünya görüşünün ürünüdür. Soruyu önce ilerleme ve geri kalma kavramlarını açarak sonra da alanaları belirleyerek sormak gerekir.
Bize göre İslâm dünyasının, belli bir dönemden sonra, dünya bilimi, teknoloji ve ekonomi alanlarında, 16-18. yüzyıllardan itibaren başlayan, Batı dünyası atılımına veya hızına ayak uyduramadığı gerçeği sözkonusudur. Yani İslâm dünyası, kendi dinamikleri ile öteden beri gelişmekte ve olması gerektiği kadar da değişmekte idi. Batı rönesans, reform ve aydınlanma dönemlerinde, İslâm Doğu'dan da yararlandı, ancak İslâm'ı benimsemek yerine, grek-Yahudi/Hristiyan-yerli geleneklere dayanarak, bunları armonize ederek kendine has medeniyete dönüştürdü. Bu dönüşüm ona, bilim, ekonomi ve teknoloji alanlarında, daha önce görülmemiş bir gelişme/değişme ivme ve hızı kazandırdı. İslâm dünyası da ilerliyordu, ama meselâ on km. hızla giden, yüz km. hızla gidenin, belli bir parkurda olmak üzere gerisinde kaldı. Bu noktada çağdaş Amerikalı tarihçi Marshall G.S. Hodgson'dan birkaç alıntı yapmak yerinde olacaktır: "Oysa İslâm geleneğindeki genel durgunluk ancak, 1650 veya 1700 senelerinden sonra ortaya çıkmıştır ve bu da dönüşüm geçiren Batı ile rekâbet edememenin bir neticesiydi... Bir zamanlar çok güçlü olan İslâm dünyası, nasıl oldu da on yedinci ve on sekizinci asırlarda, Garp'taki gelişmelerin gerisinde kaldı? Bu sorunun cevabının, öncelikle İslâm dünyasındaki bir iç bozuklukta yatmadığından eminim. Ayrıca kesinlikle İslâm'ın gelişmeye engel olması filân da sözkonusu değildir. Tam aksine, on sekizinci yüzyılda ne oldu sorusunu sormadan evvel, İslâm dünyasının bin sene boyunca, böyle muazzam bir başarıyı nasıl gerçekleştirdiği meselesini iyice anlamak gerekir..." (Dünya Tarihini Yeniden Düşünmek, Yöneliş, 2001, 176,177). "...İslâmî sanat ve edebiyatın ve dîni tahayyül ve uygulamanın daha sonraki durumunu yazarken dikkâtli olmak lâzımdır; sadece bugün takdir ettiğimiz ve alıştığımız ihtiyaçlara hitap etmiyor diye onları bir kalemde "geri" diye silip atmayalım. Önceki dönemdekine kıyasla, daha az yaratıcı olsa bile, sonraki dönemlerin İslâm kültürü daha zengin, olgun ve belki de daha değerli idi." (s. 197). "...felsefe sahasında on altıncı yüzyılda ve onyedinci yüzyılın başlarında, oldukça gayretli bir atılım görülmektedir. Bu atılımın en tanınmış şahsiyeti Molla Sadra'ya ait özün değişebilirliğine ilişkin doktrin, geniş bir felsefi hareketler dizisini ortaya çıkarmış olup, yirminci yüzyıl müslümanları arasında hâlâ etkisini sürdürmektedir." (s. 173).
Şu halde hâlâ ne bizi ne de Batı'yı okuyan ve anlayan sözde aydınların papağan gibi tekrarladıkları "Gazzalî felsefeyi öldürdü, ondan sonra İslâm dünyası gerilemeye başladı..." gibi efsânelerin/hurâfelerin tarihi gerçeklikle bir alâkası yoktur. İslâm dünyası bir bütün olarak ve her alanda gerilememiştir, Batı'ya ayak uyduramadığı noktalarda, Batı'nın bulunduğu yerin ileri olduğu da, iyi olduğu da tartışmaya açıktır. Birçok Batılı düşünür, kendi medeniyetlerini ciddî bir eleştiriye tâbî tutmakta, bu medeniyetin ürünü olan sosyal ve ekonomik düzenin -ki bu düzen, dünyayı hükmü altına aldığı ve Batı'ya hâdim kıldığı için, dünya düzeni olarak da adlandırılmaktadır- çöktüğünü, insanlık daha âdil ve daha insanca yeni bir dünya düzeni oluşturamazsa bunun kıyâmet olacağını ifade etmektedirler. İnsanlığın meselesi, yeryüzünü yaşanamaz hale getirdikten sonra, gücü yetenlerin aya gitmesi değildir, insanlığın meselesi dünyayı yaşanır halde tutmak, emaneti korumak, nimetleri âdilce paylaşmak, bütün insanlar için refahın ve dünyada yaşanabilecek ölçüde mutluluğun yollarını açmaktır. Yeyüzünde zenginler ve yoksullar (toklar ve açlar), sömürenler ve sömürülenler, haksızlar ve hakkı çiğnenenler, özgürler ve baskı altında olanlar (güdülenler)... bulundukça insanlık ilerlemiş sayılamaz. Bu alanlarda ilerleme sağlamak sözkonusu olduğunda İslâm'ın ve müslümanların dünyaya verebileceği çok şey vardır.

2. İslâm dünyası neden daima zayıf, mazlum ve geri?
Gerilik ilerilik konusunu birinci soruda ele aldık.
Daima böyle olmadığını da kısaca açıklamış olduk.
Müslümanların 18. yüzyıldan itibaren zayıf düşmesi, daha önce kendileriyle mukâyese edildiğinde daha güçlü olduğu sabit olan ülkelerin, büyük bir dönüşüm sonunda hızla ilerlemeleri/değişmeleri karşısında bu hıza ayak uyduramamasından ileri gelmiştir. Müslümanlar ileri (bilimde, ekonomide, askerlikte... daha güçlü) olduklarında -genel çizgi olarak- zayıfları sömürmemiş, haklı olmayı güçlü olmaya bağlamamış, mazlumların sığınağı olmuştur. Batı ise ileri/güçlü hale geldiğinde ve gelirken gücüne dayanarak zayıfları sömürmüş, kültürleri ve medeniyetleri tahrip etmiş, dünyanın önemli bir kısmının malı, canı, bağımsızlığı pahasına zengin olmuş, nüfûz ve egemenliğini yaymıştır. Güçlünün zâlim olduğu yerde ve zamanda zayıfın mazlum olması kaçınılmazdır. Batı medeniyeti iki sosyal ve ekonomik düzen çıkartmıştır: Komünizm ve kapitalizm. Komünizm emeğin sömürülmesini engellemek üzere yola çıkmış, sonunda onun da patronları zayıfları sömürmüşlerdir. Kapitalizm ise komünizmi de yutarak/kendine dönüştürerek devleşmiş, dünyanın bir yarısını "ayartılmış tüketiciler", "uygun pazar", "ucuz üretim girdileri" halinde tutmak üzere uluslararası bir düzen, bir politika geliştirmiştir; bu palitikanın kaçınılmaz sonucu zulümdür.

3. Mazlum ve zayıf topluluklar ne yapmalıdırlar?

Cevap:
Devletler kendi halklarının hâkimleri, dünya kapitalizminin hâdimleridir. Ulus devletler ve devletçiklerden ezilen ve sömürülenlerin bir imdad beklemeleri boşunadır. Halklar/uluslar/milletler hem kendi kültür ve medeniyetlerini hem de çıkarlarını koruyabilmek, ezilmek ve sömürülmekten kurtulmak; hâsılı kâğıt üzerinde oldukça çekici gözüken insan haklarını, bütün insanlar namına gerçekleştirmek, hayata geçirmek için muhâlif sivil çaba göstermek durumundadırlar. Sivil çaba sivil örgütlenme ile olur, "Allah'ın desteği toplu çalışanlarladır". Ulusaşırı sermayenin medya yoluyla sivil toplum örgütlerinin işleyiş ve etkisini azaltmaya, hattâ ortadan kaldırmaya çalıştığı bilinmektedir. Müslümanların buna karşı "cemâatleşme" gibi bir imkân ve avantajları vardır. İslâm'ı öğrenme ve İslâmî hayatı paylaşma amacıyla birkaç kişi bir araya gelince cemâat oluşur. Câmî cemâatlerini de, "otobüs yolculuğunda bir araya gelen, yolculuk (namaz) bitince dağılan bir topluluk" halinden, yukarıde işaret edilen cemâat haline dönüştürmek gerekir; bu takdirde câmî cemâatleri de önemli ölçüde sivil toplum örgütü işlevini görürler. Sivil toplum hak arama, hakkı koruma, toplumun taleplerini siyasete yansıtma, devleti hâkim olmaktan çıkarıp hâdim kılma bakımlarından çok önemli işlevler üslenebilir, üslenmelidir. Sermayenin kârını azamî hadde ulaştırmak üzere, dünyayı hükmü altına alması demek olan küreselleşmeye karşı, muhâlefet de bir sivil toplum hareketidir ve bütün mazlumlar bu hareketi desteklemelidirler. Sivil toplum eğitimi sivilleştirmeli, kendi insanını ve münevverlerini yetiştirmeli, bu münevverlerin rehberliğinde daha güzel, daha insanca (bize göre bu müslümanca demektir) bir dünya hayatına doğru ilerlemek için çalışmalıdır.


 

  Şu anda sayfası gösterilen kitap.
Bu Kitapta:
Önceki Başlık
Sonraki Başlık
İçindekiler
Site Sayfaları
Ana Sayfa
Hakkında
Makaleleri
Kitapları
Soru Konuları
Soru Listesi
Hayrettin Karaman`ın Sohbetleri
Şiirleri
Bütün site içeriğinin genel kelime indeksi.
Sitede Arama
Hayrettin Karaman'ın Siteye Son Eklenen Yazıları
E-posta
Siteyi Link ve Kaynak Gösterimi
m.HayrettinKaraman.net Mobil-Metin Versiyonu Hakkında

Facebook Sayfası:

Bulunduğunuz Sayfayı:



Sayfa başına gider Siteden rastgele bir sayfa seçer. Hafızadaki önceki sayfaya döner Hafızadaki sonraki sayfaya döner
   
Bu Kitapta: Önceki Başlık Sonraki Başlık İçindekiler