www.HayrettinKaraman.net: İslâm Hukuku Profesörü Hayrettin Karaman'ın Web Sitesi
Siteden rastgele bir sayfa seçer. Hafızadaki önceki sayfaya döner Hafızadaki sonraki sayfaya döner
 


Avrupa'da Müslümanların Din Eğitimi ve Öğretimi
Mayıs başında bazı Avrupa ülkelerine giderek oradaki dindaşlarımızla görüştüm, sohbetler yaptım, konferanslar ve seminerler verdim. Bu defa iki değişiklik dikkâtimi çekti: a)Türkiye'ye bakış veya Türkiye ile ilişki b) Din eğitimi (Okullarda İslâm dersleri).

a) Daha önceleri Türkiye'den Avrupa'ya -daha çoğu da Almanya'ya- giden insanlarımız orayı geçici bir ekmek kapısı olarak görüyorlar, Türkiye'de mesken ve mülk ediniyorlar, Türkiye'ye yatırım yapıyorlardı. Son yıllarda bu tutumları önemli ölçüde değişti, çoğu Almanya vatandaşı oldu veya olmayı düşünüyor, orada mal ve mülk ediniyorlar, ev ve dükkan alıyorlar. Türkiye'ye dönmeyi değil, sıla-i rahîm veya hasret gidermek için ara sıra gelip gitmeyi düşünüyorlar. Türkiye'de ticaret ve üretim yapan firmalar (holdingler) yıllarca buralara gelmişler, her biri kendi dünya görüşüne uygun elemanları kullanarak gurbetçilerden para toplamışlar, ellerine hisse senedi vb. bir kağıt vermişler ve bol kâr vaadinde bulunmuşlar. Yeni paraların gelmesini sağlamak için eski para (hisse) sahiplerine, kazanılmamış kârlar dağıtmışlar, birgün gelmiş değirmenin suyu bitmiş, kâr bir yana ana para da gitmiş, holding sorumluları kaçacak delik aramış ve bulmuşlar (Sayıları az da olsa dürüst ve hesaplı çalışan holdingler de vardır, bunları istisnâ ediyorum, isim vermek yerine ortak olmak isteyenlere ihtiyat ve sorup soruşturma tavsiye ediyorum)... Gurbetçilerin sütten ağızları yanınca, yatırımlarını Türkiye'ye yapma hevesleri de tükenme noktasına gelmiş.
b) Ekmek parası kazanmak için çoğu tek başına Avrupa'ya giden vatandaşlarımız, önce nerede iş bulursa -olumsuz şartlara aldırmaksızın- kabûllenip çalışmış, biraz etrafını tanıyıp olup biten hakkında bilgi edinince, şartlarını düzeltme yoluna girmiş, imkân bulan iş değiştirmiş, kendine ait iş kurmuş, ailesini yanına almış, çocuklarını okula göndermiş, bazıları dînini ve millî kültürünü kaybetmemek için tedbirler düşünmüş, biraraya gelerek dernek kurmuş, câmî ve kurs açmışlar... Avrupa'da para olduğunu gören, bilen, öğrenen Türkiyeli guruplar, cemâatler, şahıslar adamlarını buraya göndermişler; bir yandan -kendi anlayışları ve ilkeleri doğrultusunda- din hizmeti vermişler, bir yandan da buradan kazandıklarını, topladıklarını Türkiye'deki ana kuruluşa, guruba aktarmışlar. Bir yerde farklı din ve hizmet anlayışı ile para varsa orada mutlaka guruplar arası taassup, rekâbet ve kavga da vardır. Burada da kural değişmemiş, guruplar arasında amansız bir (yarış demeyeceğim) rekâbet ve kavga başlamış. Bu tefrika o derecelere varmış ki -bizzat gördüm- bir bina içinde veya birbirine yakın iki binada iki ayrı guruba ait, iki dernek ve câmî açılmış, bir câmîye gidenler diğerine gitmez olmuş, din cemâat (manevî akraba topluluğu, birliği) oluşturacak yerde fırkalar oluşturmaya âlet edilmiş. Burada hizmet (!) veren guruplar, Avrupa'da İslâm varlığını korumak ve geliştirmek için işbirliği yapmak ve faâliyetlerinde buradaki insanların ihtiyaçlarına öncelik vermek yerine, gurup taassubuna ve ilkelerini korumaya ağırlık vermiş, Türkiye'deki ana kuruluşun veya merkezin menfaatine öncelik tanımışlardır. Sonuç dağınıklık, düzensizlik, başarısızlık, sayısız insanımızın kaybedilmesi, ele âleme rezîl olmak ve kötü örnek sergilemek şeklinde tecellî etmiş. Bu cümleden olarak, Avrupa ülkelerinde din hizmetleri için çok önemli olan cemâat temsilciliği konusu, yıllardır askıda kalmıştır. Avrupa ülkeleri din ve vicdan özgürlüğünü de kapsayan insan haklarına dayalı demokrasiyi benimsedikleri için, din işlerine karışmıyorlar; dinî örgütlenmeyi ve din eğitimi de dahil olmak üzere din hizmetlerini yürütmeyi cemâatlere (din topluluklarına) bırakıyorlar. Hristiyanların ve Yahudilerin din temsilcilikleri var. Müslümanlara gelince böyle bir temsilcilik yok. Cemâat ve gurupların bir araya gelerek bir temsilcilik oluşturmaları gerekiyor, fakat iç çekişmeler ve rekâbet yüzünden bunu bir türlü yapmıyorlar. Temsilcilik olmayınca devletin muhatabı da olmuyor, bu yüzden diğer din mensuplarının yararlandığı bir kısım haklardan yararlanmak da mümkün olmuyor.
Avrupa'da yaşayan müslümanların önemli ve öncelikli ihtiyaçlarından biri de din eğitim ve öğretimi. Bunun hem okullarda hem de sivil kuruluşların özel mekânlarında yapılması gerekiyor. Avrupa'da genellikle okullarda din dersi vardır. Dîni İslâm olan kimselerin çocuklarına okullarda İslâm dersi verilir. Bu dersin programı, müfredâtı ve öğretmenlerini belirleme konusunda cemâat temsilciliğinin önemli ve belirleyici rolleri vardır. Almanya'da yıllarca din ve dil (Türkçe) dersleri aynı derste ve aynı öğretmen tarafından verildi. Şimdi ise, Avrupa ülkeleri İslâm derslerinin Türkçe verilmesini istemiyor. Birçok gerekçe arasında ikisi önemli; 1. Bu dersi alacak olanlar yalnızca Türk çocukları değil, çeşitli müslüman gurupların çocuklarına kendi dillerinde İslâm dersi verilemez, birinin diline de diğerleri râzı olmaz ve bu dili bilmezler, şu halde ülke dili ne ise, İslâm dersi de o dilde verilmelidir. 2. Avrupa vatandaşı olan müslümanlar bulundukları ülkenin dilini iyi öğrenmeli, "Türkiyeli, Mısırlı, Pakistanlı müslüman" değil, "Avrupalı müslüman" olmalıdırlar.
Müslümanlar İslâm dersi istiyorlar, Avrupa ülkeleri de İslâm dersine "evet", her etnik gurubun kendi dilinde derse "hayır" diyor. Avrupalıyı kendi menfaat ve politikası bakımından haksız bulmak mümkün değildir. Müslümanların hem din, hem dil (millî kültür) talepleri de haksız değildir, hattâ kültür dînin öğrenilmesi ve korunması için bile -zorunlu değilse- önemli ölçüde faydalıdır. Meselâ Alman dili ve kültürü ile İslâm'ı anlatmak, benimsetmek, özümsetmek oldukça zordur. Bu karşılıklı/çelişen talepleri bir arada gerçekleştirmek mümkün olmadığına göre (mümkün olmadığı anlaşılıyor) o zaman yapılacak şey, İslâm dersinden vazgeçmek olamaz, bu ders, devlet hangi dilde verilmesine izin veriyorsa o dilde verilmeli ve alınmalıdır. Dil ve kültürün korunması için ise iki yol vardır: 1. Yine Avrupa okullarında okutulmasına izin verilen isteğe bağlı Türkçe derslerini almak. 2. Sivil toplum kuruluşlarının açacağı kurslarda çocuklara Türkçe öğretmek.
Avrupa'da İslâm resmî din olarak tanındıkça ve sivil İslâm temsilcilikleri de oluştukça, hem din derslerinin içeriğini hem de dersi verecek öğretmenleri belirleme hakkı, bu temsilciliklere ait olacaktır. Bu temsilcilikler sivildir, dinîdir ve devlete bağlı, devletin yönetim ve müdahalesine açık değildir; Avrupa'nın demokrasi ve din özgürlüğü anlayışı buna engeldir. Bu sebeple Türkiye'nin, açık veya kapalı olarak devlete bağlı kurum ve kuruluşların din temsilcisi olarak tanınması yönündeki gayretleri boşunadır. Tutulması gereken yol (Avrupa'da yaşayan müslümanların yapmaları gereken şey), istismarcıları ayıklayarak samîmî din hizmeti taliplerini (bu nitelikteki bütün gurupları) biraraya getirmek ve işbirliği yapmalarını sağlamaktır. Türkiye'deki bölünmüşlüğü, çekişmeleri, ocak bucak gayretlerini Avrupa'ya taşımak gaflettir, oradaki insanımıza kötülüktür. Orada hizmet vermek isteyenler, öncelikle İslâm için ve özellikle oradaki insanlarımızın faydasına olan hizmetlere kendilerini adamalıdırlar.


 

  Şu anda sayfası gösterilen kitap.
Bu Kitapta:
Önceki Başlık
Sonraki Başlık
İçindekiler
Site Sayfaları
Ana Sayfa
Hakkında
Makaleleri
Kitapları
Soru Konuları
Soru Listesi
Hayrettin Karaman`ın Sohbetleri
Şiirleri
Bütün site içeriğinin genel kelime indeksi.
Sitede Arama
Hayrettin Karaman'ın Siteye Son Eklenen Yazıları
E-posta
Siteyi Link ve Kaynak Gösterimi
m.HayrettinKaraman.net Mobil-Metin Versiyonu Hakkında

Facebook Sayfası:

Bulunduğunuz Sayfayı:



Sayfa başına gider Siteden rastgele bir sayfa seçer. Hafızadaki önceki sayfaya döner Hafızadaki sonraki sayfaya döner
   
Bu Kitapta: Önceki Başlık Sonraki Başlık İçindekiler