www.HayrettinKaraman.net: İslâm Hukuku Profesörü Hayrettin Karaman'ın İnternet Sitesi
Siteden rastgele bir sayfa seçer. Hafızadaki önceki sayfaya döner Hafızadaki sonraki sayfaya döner
 


Müslüman Kadın
İlâhiyât mezunu, meslek dersleri öğretmeni, C.E. isimli kızımızın, Anadolu kadınının ortak çığlığını temsil eden mektubu şöyle:

"... Size yazmaktaki gâyem, hep gizli kalmış ve toplumsal bir yara halini almış, kadınların da hayli canını yakmış olan dayak meselesidir. Erkekler ve özellikle de kocalar, toplumun ve dînin kendilerine verdiği statüyü ve yetkiyi arkalarına alarak, kadınları dövmekte ve onların haklarına riâyet etmemektedirler. Bunu terbiye amacıyla yaptığını söyler veya öyle zannederler, fakat detaylara inildiğinde, aslında kendi sinirlerini yatıştırmak, kendilerini tatmin etmek, kadını edilgen duruma düşürmek, gözünü korkutmak ve kendilerine zorla da olsa saygı duyulmasını sağlamak için yaptıkları görülmektedir. Pek çok kadın bu durumu sineye çeker, yuvanın dağılmaması için sabreder. Çünkü toplumun dul kadına bakışı ortadadır. Bu bakımdan erkek ne derse o olur. Kadının karakteri, kimliği, istek ve beklentileri silinip gider. Çevremde gördüğüm kadarıyla kadınların %70'i, belki de daha fazlası aynı kaderi paylaşmaktadır. Bu sorun şu anda benim evimde de yaşanmaktadır. Sokak ortasında ağzıma yediğim yumruk dudağımı yaralamakla kalmadı, kalbimde de onulmaz yaralar açtı. Zaman zaman aşağılanıp hakârete uğruyorum. Artık eşime karşı saygı, sevgi ve güvenimi tamamen kaybettim. Çünkü bu ne ilkidir, ne de son olacaktır. Şu anda bu sorunu hiçbir kimse ile paylaşacak güce sahip değilim. Rûhî sıkıntılar yaşıyorum.
"Duygularımı bu şekilde ifade ettikten sonra şimdi size, İslâm Hukuku dalında derin bilgi ve tecrübeye sahip biri olmanız dolayısıyla sormak istiyorum: Âyet ve hadîslerde geçen dayak, kocaya itâat konusuyla ilgili açıklamalar ve yorumlar insanları yanlış yönlendirmiyor mu? Bu konuda yazılmış eserlerin tamamında, durum erkeklerin lehine. Onların hakları sayfalar dolusu anlatılırken, kadınların hakları birkaç sayfa ile geçiştirirlirken isteyerek veya istemeyerek kadınların ikinci derecede bir insan muamelesi görmesine neden olunmuyor mu? Belki erkek olsaydım bu konu beni pek ilgilendirmeyecekti. Ancak kadınlar ve onların haklarından bahsedilirken, bu konudaki âyet ve hadîsler incelenirken, sağduyulu davranılmadığını anlamak için ille de kadın olmak gerekmemeli diye düşünüyorum. Son yıllarda kadınların hem kendi kabuklarını hem de toplumun bu dar çerçevesini kırıp, hem kendini ispatlamaya yönelik hem de demokrasinin, insan hak ve özgürlüklerinin, kültür ve medeniyetimizin gelişmesine yönelik çok olumlu adımlar attığını düşünüyordum. Ancak bunun çok da kolay olmadığı ve olmayacağı ortada. Bu durum kadınları derin bunalımlara sürüklüyor, huzursuz ve mutsuz ediyor. Bu konudaki yanlış anlamaları düzeltmek veya insanları aydınlatmak için, bilgilendirmeye ihtiyaç vardır. Bu metni dikkâte alır da sesimize kulak verirseniz, bu yanlış anlamalardan doğan sıkıntılar giderilmiş olacaktır. Saygılar sunarım."
Evet bu metni dikkâte almayı ve sesinize kulak vermeyi bir insanlık vazifesi ve zorunlu bir müslüman tavrı olarak görüyor, gazetemizin iki sayısında çıkacak cevabımı sizin sorularınıza ayırıyorum:

Cevap:
İslâm'dan önceki birçok dinde ve kültürde kadının, hem insan olarak hem de haklar ve ödevler bakımından, erkeğe nisbetle ikinci sınıf bir varlık olarak kabûl ve birçok haktan mahrûm edildiği bilinmektedir
Cahiliye Araplarında da kadının durumu farklı değildi; ana, eş, kardeş ve çocuklar olarak kızlar ve kadınların hakları erkeklerin isteklerine ve keyiflerine bırakılmıştı; dilediklerini verir, dilediklerini alırlardı. Hz. Ömer bu tarihî gerçeği şöyle dile getirmiştir:" Cahiliye devrinde biz kadınları bir şey saymaz, hesaba katmazdık; bu durum Allah Teâlâ'nın onlar hakkında âyetler indirmesine ve kendilerine birtakım haklar vermesine kadar devam etti..." (Müslim, Talâk, 31 vd.). " Erkeklerin bir derecelik fazlalığına rağmen kadınların da erkeklerinkine denk (mümasil, benzer) hakalarının bulunduğunu" bildiren âyet (Bakara:2/229), o günün dünyasında eşi bulunmaz bir "insan hakkı" kuralı ve "kadın hakları vesikası"dır. Hakları ve ödevleri teker teker saymak yerine bir genel çerçeve veren bu âyette yer alan üç kayıt, kadın haklarının mâhiyeti, derecesi ve değişme kâbiliyeti açısından büyük önem arzetmektedir: 1. Kadın haklar bakımından erkeğe eşit değildir; her ikisinin hakları arasındaki nisbet, "benzerlik ve denkliktir." 2. Nasların değişmez kıldıklarının dışında kalan haklar ve ödevlerin değişim ve dengesi sosyal şartlara ve kamu vicdanındaki meşrûiyet ölçülerine (ma'rûfa) göre ayarlanabilecektir. 3. Haklar ve ödevler karşılaştırıldıkları zaman erkeklerin haklarında bir derecelik fazlalık bulunduğu görülecetir. Bu kayıtları biraz daha açmak gerekirse:
1. Ferdin topluma, toplumun da örgütlenme ve düzene ihtiyacı vardır. Örgütler büyükten küçüğe kurum ve kuruluşlar, düzen de ilişkileri düzenleyen kurallardır. Devletten aileye kadar bütün kurumlarda düzen, bir yönetimi, yönetim ise yöneten ve yönetilenlerin karşılıklı hak, selâhiyet, ödev ve sorumluluklarının belli ve dengeli kılınmasını gerekli kılmıştır. Kadını ve erkeği ile bütün insanlar insanlıkta eşittir, insanlığa bağlı haklar ile yükümlülüklerde de eşittirler. Yönetimin ve düzenin gerektirdiği işbölümüne ve farklı rollere gelindiğinde, eşitlik yerine "denge, adâlet, hakkâniyet, ehliyet, kâbiliyet" gibi değer ve kriterler devreye girer. İslâm insan ve kul olmaya bağlı haklar ve ödevlerde kadınlarla erkekleri eşit kılmıştır; kadınların insanlık ve kullukta erkeklerden aşağı derecede veya geri olduklarını ifade eden bütün söylemler; ya dinî kaynakları bakımından sahîh değildir, yahut da yanlış anlaşılmış ve yorumlanmışlardır. Kurumlar ve toplum içindeki farklı rollere bağlı haklar ve yükümlülüklere gelindiğinde ise, kadınlar ile erkekler arasında eşitlik değil, dengeli ve erkek hakkının misli olma ölçüsü vardır. Eski sosyo-ekonomik ilişkilerden bazı örnekler vermek gerkirse, kadın ekmek ve yemek pişirirken kocası da âlet ve malzemeyi temin edecektir, kadın çocuğuna bakarken kocası rızıklarını temin edecektir, kadın kocasına sadık kalırken kocası da ona sadık kalacak, ikinci evlilik gerekli/kaçınılmaz olursa adâlete riâyet edecektir... Karşılıklı iyi geçinmek, iffetleri korumak, geçimsizlik halinde hakeme başvurmak, aile idaresinde ve çocukların yetiştirilmesinde danışma ve işbirliği gibi konularda ise eşitliğe yakın (kâmil mânâda) hak ve ödev benzerliği vardır.
2. Nasların sabit kılmadığı hak ve ödevlerin takdiri ile değişme ve gelişmesinde, dînin hakem kıldığı ve rol verdiği bir meşrûluk ölçütü de "ma'rûf"tur. M a'r û f, "bozulmamış fıtrat, olumsuz bir şekilde şartlanmamış akıl, dînin temel amacı ve nasları çerçevesinde oluşan, gelişen ve gerektiğinde değişen değerler, kurallar, telâkkîler, kabûller, geleneklerdir". Kadının birden fazla erkek ile aynı zamanda evli olması câiz değildir; bu kural hem değişmez dinî naslarla sabittir hem de ma'ruf ölçütüne uygundur. Hakları eşitlemek veya dengelemek uğruna yahut da -bir zamanlar bazı Batı ülkelerinde moda olan serbest evlilikte olduğu gibi- ma'ruf değişmiştir denilerek bu kural değiştirilemez. Ama karı ile kocanın ev içinde ve dışındaki rollerinde -ma'rûfun değişmesine paralel olarak- değişiklikler olabilir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.v.) damadı Ali ile kızı Fâtıma arasında rolleri dağıtmış ( su taşıma, ev temizliği, ekmek ve yemek pişirme vb. iç işleri Fâtıma, dış işleri ise Ali yapsın demiş) olmasına rağmen, bazı fıkıhçılar bu taksimin bağlayıcı ve devamlı olmadığını, ma'rufa göre değişebileceğini ifade etmişlerdir ( İbn Kayyim, Zâdu'l-me'âd, V, 186 vd.) İslâm'ın geldiği yıllarda yaşanan bir başka değişme ve gelişmeye de Hz. Ömer şöyle işaret etmektedir: "Biz Kureyşliler kadınlarımıza hâkim bir topluluk idik, Medine'ye gelince orada, kadınları erkeklerine hâkim (dediklerini yaptırır olmuş) bir toplum yapısı bulduk, bizim kadınlarımız da onlarınkinden bunu öğrenmeye koyuldular... Bir gün eşime kızdım, baktım bana karşılık verip itiraz ediyor, ben buna tepki gösterince eşim, "Sana karşı çıkmamı niçin yadırgıyorsun, vallahi Peygamber'in eşleri de ona itiraz ediyorlar, hattâ bazıları sabahtan akşama kadar ona küs bile kalıyorlar" dedi, derhal gidip kızım Hafsa'ya sordum, o da bunu doğruladı..." (Müslim, Talâk, 34). Aynı kaynaktaki bir başka rivâyete göre Hz. Ömer konuyu bir de Ümmü-Seleme vâlidemize sormuş, o da " Ömer sana şaşıyorum, her şeye burnunu soktun, şimdi de Resûlullah ile eşlerinin arasına mı giriyorsun!" diyerek onu biraz terslemiş ve hızını kesmiştir (Müslim, Talâk, 31). Bu sahîh rivâyetler, İslâm'ın yaptığı büyük devrim sonucu kısa zamanda kadın-erkek ilişkilerinde meydana gelmiş bulunan önemli değişikliklere ışık tutmaktadır.
3. Erkeklerin haklarındaki bir derecelik üstünlük "aile reisliği" ile ilgilidir. Koca hem ailenin geçimini sağladığı, hem de aileyi temsil, koruma ve yönetme bakımından daha uygun bulunduğu için ailenin reisi kılınmıştır.
İslâm insanın dünya ve âhirette mutluluğunu sağlamak üzere gelmiş ilâhî bir dindir. İnsanın varlığı, yaratılış gâyesinin gerçekleşmesi, ancak bir topluluk içinde olabileceği için dînin hükümleri arasında "topluğun düzeni" ile ilgili talimât ve tavsıyelerde bulunmuştur. En küçük fakat en önemli topluluk birimi ailedir; o da küçük bir topluluk olduğu için düzen gerektirmiş, bu sebeple aile fertlerinin birbirlerine karşı konumları, hak ve sorumlulukları belirlenmiştir. Peygamberimiz'in (s.a.v.) çocuklarla ana baba, karı ile koca, fert ile onun hısımı ve akrabası arasındaki bağ, karşılıklı haklar ve sorumluluklar üzerine söylediklerini, bu çerçeve içinde anlamak gerekirken bazı erkekler, geçmişte ve günümüzde "kadının kocasına itâatı" konusundaki hadîsleri çerçevesinden saptırmışlar, karılarına zulmetmek, onları esirler, hattâ köleler haline getirmek için kullanmışlar; yemek tuzlu oldu diye, kadın yatağa veya çalışmak üzere tarlaya gelmedi diye ... onu azarlamış, hattâ dövmüşler, bu selâhiyeti de İslâm'dan aldıklarını söylemişlerdir.
Evet Hz. Peygamber'in hadîsleri arasında "Kulun kula secde etmesi câiz olsaydı kadınların kocalarına secde etmelerini emrederdim", "Bir koca karısını yatağına çağırır da -karısı gelmezse- sabaha kadar ona melekler lânet eder", "kadın evinize, istemediğiniz bir kimseyi sokarsa onu yola getirmek üzere -başka çare kalmadığında- hafifçe dövebilirsiniz" meâlindeki hadîsler gibi uyarılar, teşvik ve irşatlar vardır. Ama Kur'ân'da ve Sünnette "eşlerimize karşı makûl ve meşrû davranmamız", "onlara evlilik bağı içinde maddî veya manevî zarar vermekten uzak durmamız", "ya iyilikle, güzellikle evli kalmamız yahut da yine iyilik ve güzellikle ayrılmamız" emredilmiştir. Velîleri tarafından sevmedikleri, istemedikleri kimselerle evlendirilmiş kızlar ve kadınların nikâhlarını Peygamberimiz (s.a.v.) iptal etmiştir. Kendi kızı Hz. Fâtıma, kocası Ali'nin ikinci evliliğine râzı olmamış, O da (s.a.v.) kızının tarafını tutmuş, damadına "ya Fâtıma'yı boşamasını yahut da ikinci evlilikten vazgeçmesini" söylemiştir. Zaman zaman Hz. Fâtıma ile kocası tartışmışlar, küsüşmüşlerdir; bu durumda Sevgili Babası (s.a.v.) kızına "sana melekler lânet eder, hemen barış, dediğini yap" buyurmamış, Hz. Ali karısını dövmeye kalkışmamış, Peygamberimiz aralarına girerek onları barıştırmış, normal evlilik hayatına dönmelerini sağlamıştır. Bizzat kendi eşleri dinî emir konusu olmayan bazı hususlarda ona itiraz etmişler, ondan yapmak istemediği bazı şeyleri istemişler, bir müddet küs kalmışlar, sonra konuşarak anlaşmış, barışmış ve mutlu hayata dönmüşlerdir. Hz. Peygamber (s.a.v.) çok yaygın bulunan "kadın dövme olayını" yasaklamış, birden gelen bu kesin yasaklama alışılan düzeni bozduğu için, bilahare "evlilik hukukuna riâyet etmeyen kadına karşı son çare olarak ve hafif olmak şartıyle" izin vermiştir; ancak kendisi ömrü boyunca eşlerine bir fiske vurmamış, "Karılarını dövenler hayırlılarınız değildir", " Akşam bir yatağı paylaşacağınız eşlerinizi nasıl hayvanlar gibi dövebiliyorsunuz" buyurmuştur.
Aile hayatının düzgün yürümesi, kocanın otoritesini kötüye kullanmaması kadar kadının da kadınlığını istismar etmemesi için yapılmış tavsiyeleri, tek taraflı olarak ve bağlamlarından kopararak alan ve karşı tarafa zulmeden, baskı yapan kimseler, Allah ve Rasulü'nün murat ve maksatlarının dışına çıktıklarını bilmelidirler. Ve bilmelidirler ki, hiçbir beşere (bunun içinde koca, ana, baba ve devleti yönetenler de vardır) itâat mutlak değildir. Hiçbir kimseye haksız olan, meşrû olmayan emir ve isteklerinde itâat edilmez. Eğer bir kadın kocasına kırılmışsa, onun gül yaprağından nazik gönlü örselenmiş, kalbi incinmişse; kocanın yapacağı şey " Hemen dediğimi yap, ben reisim, bana itâat edeceksin, etmezsen sana melekler lânet ederler..." demek yerine "En iyileriniz kadınlarına en iyi davrananlarınızdır" hadîsine uyarak onun gönlünü almak, meseleyi açık yüreklilikle ve sevgiyle çözmektir.
Allah Sevgisine ulaşmanın yolu O'nun Örnek olarak gönderdiği Kâmil İnsan'a uymak, onu hayatta rehber edinmek, izinden asla sapmamaktır. O'nun söylediklerinin bir kısmını alıp bir kısmını almamak yerine, sözlerini bir bütün halinde ve maksadına da dikkât ederek alıp uygulamaktır. Eğer bu yapılır, bu yol ve usûl takip edilirse müslümanlar ölmeden, cennete gitmeden de -dünyada olabilecek ölçüde- mutlu olur, mutlu yaşarlar.


 

  Şu anda sayfası gösterilen kitap.
Bu Kitapta:
Önceki Başlık
Sonraki Başlık
İçindekiler
Site Sayfaları
Ana Sayfa
Hakkında
Makaleleri
Kitapları
Soru Konuları
Soru Listesi
Hayrettin Karaman`ın Sohbetleri
Şiirleri
Bütün site içeriğinin genel kelime indeksi.
Sitede Arama
Hayrettin Karaman'ın Siteye Son Eklenen Yazıları
E-posta
Siteyi Link ve Kaynak Gösterimi
m.HayrettinKaraman.net Mobil-Metin Versiyonu Hakkında

Facebook Sayfası:

Bulunduğunuz Sayfayı:



Sayfa başına gider Siteden rastgele bir sayfa seçer. Hafızadaki önceki sayfaya döner Hafızadaki sonraki sayfaya döner
   
Bu Kitapta: Önceki Başlık Sonraki Başlık İçindekiler