www.HayrettinKaraman.net: İslâm Hukuku Profesörü Hayrettin Karaman'ın İnternet Sitesi
Siteden rastgele bir sayfa seçer. Hafızadaki önceki sayfaya döner Hafızadaki sonraki sayfaya döner
 


Muhâlefet
7. Hz. Peygamber (s.a.v.) İslâm dînini vahiy yoluyla Allah'tan alıp, yakınlarından başlayarak insanlara tebliğ etmeye koyulduğu günlerden itibaren, bu dînin müminleri yanında muhâlifleri de olmuştur.
Muhâlifler açık ve gizli olmak üzere ikiye ayrılırlar; gizli muhâlifler münafıklardır, müslümanlara karşı takıyye yapan, gerçek inancını ve tavrını gizleyen inkârcılardır. Her iki gurup da, bir din olarak İslâm'a muhâlif olanlar ve -İslâm'ı benimsemekle beraber- belli bir anlayış veya temsiline muhâlif olanlar şeklinde ikişer kısma ayrılabilir.
İslâm'ın muhâliflerinin bir kısmı muhâlefetlerini fikir ve inanç olarak muhâfaza ederler, ancak karşı tarafın farklı inanmasına ve yaşamasına müsâmaha gösterirler; bunlarla bir topluluk oluşturup beraber yaşamak üzere anlaşmak, farklılık içinde bir çeşit birliktelik kurarak toplum hayatını paylaşmak mümkündür. Diğer kısmı ise baskıcı ve tektipçidir, karşı tarafa, farklı inanca, düşünce ve hayata tahammülleri yoktur, bazı araştırmacıların tesbitlerine göre bunlar, tarih boyunca en az yüz kere, müslümanları yok etmek ve İslâm'ı ortadan kaldırmak üzere plân yapmış, eyleme geçmişler, ancak muvaffak olamamışlardır. İslâm dîni bu saldırgan ve baskıcı muhâliflerine karşı ve bunlar bulunduğu için cihadı meşrû, gerektiğinde farz kılmıştır. Bu çeşit muhâliflere karşı kendilerini koruyabilmek için müslümanların güçlü ve aktif olmaları kaçınılmaz görülmüştür.
İslâm'ın muhâliflerini guruplar halinde ve kendilerine karşı alınacak tedbirleri de açıklayarak, şöyle tanımlamak mümkündür:
İslâm'ın bütününe açıktan karşı olan, İslâm'ı bir din olarak benimsemeyen kimselere "kâfir" denir, halk dilinde bu kelimenin karşılığı "gâvur"dur. Kâfirler ister başka bir dîne inansınlar, ister hiçbir dîne inanmasınlar müslümanlar onları, İslâm'a girmeleri için zorlayamazlar, onlar saldırmadıkça saldıramazlar, din ve vicdan hürriyetlerini engelleyemezler. Ülkenin içinde ve dışında olan kâfirlerle güvenlik anlaşması yaparak yaşarlar, ihanet etmeleri ihtimâli karşısında uyanık olurlar.
Kâfirlerin -Kur'ân'a göre- en kötüsü münafıklardır, bunlar kendilerini gizledikleri için şerlerinden emin olmak, zararlarını engellemek çok zordur. Hemen her zaman müslümanlar en büyük darbeyi bunlardan yemişler, bunların açık düşmanlarla işbirliği yapmaları sebebiyle, büyük zararlara ve kayıplara marûz kalmışlardır. Kimsenin kalbini (beynini) yarıp içindekini görmek mümkün olmadığı gibi, insanların gizlisini araştırmak da câiz değildir. Ancak bir kimsenin veya gurubun yapıp ettiklerine bakarak bir kanâate varmak, eğer güçlü delîller var ise onlara karşı tedbirli olmak mümkündür ve gereklidir. Kuvvetli şüphelerin ve tehlikenin bulunması halinde araştırma da yapılabilir.
İçeriden muhâlifler, müslüman oldukları veya "müslüman olduklarını sandıkları" halde inanç, düşünce ve eylem olarak sahîh İslâm'a ve bunun mensupları olan müslümanlar çoğunluğuna karşı olanlardır, bunların anladıkları, temsil ettikleri ve yaşadıkları İslâm'ı kabûl etmeyen, farklı bir İslâm anlayışını veya İslâmî yaşayışı benimseyen fertler ve guruplardır. "Sahîh, doğru, Hz. Peygamber (s.a.v.) ve ilk dönem müslümanlarının anladıkları ve yaşadıklarına uygun bir İslâm anlayış ve yaşayışını benimseyen çoğunluğun" Bid'atçılar ve sapıklar (ehlü'l-bid'a ve'd-dalâle) diye isimlendirdiği bu "azınlıkta veya marjinal kalan" guruplara karşı da, onlar saldırmadıkça, kamu düzenini bozmadıkça, başkalarının inanç ve düşünce hürriyetlerine zarar vermedikleri sürece dokunulmaz, her iki taraftan câhil ve mutaassıp kişilerin, gurupların haksız davranışları bir yana bırakılırsa tarihte de dokunulmamıştır. Bütün bu guruplarla iyi niyetle, edep ve usûl içinde kalarak tartışmak, inanç ve düşünceyi karşı tarafa aktarmak ve savunmak, normal insan ilişkileri kurmak, arkadaş, iş ortağı, komşu... olmak elbetteki serbesttir.
Zamanımızda müslümanım ve bu konuda yeterli bilgim de var diyerek ortaya çıkan, ancak düşünceleri ve eylemleri (yapıp ettikleri) bakımından yukarıdaki kısımlardan birine sokulmaları kolay olmayan kimseler vardır. Bunlardan bazılarının İsam adına ileri sürdükleri düşünce ve anlayışları, sahîh olsun, sapık olsun klâsik bir İslâm anlayışı içine yerleştirmek mümkün olmamaktadır. Müslümanların bunlara karşı da uyanık ve dikkâtli olmak gibi bir yükümlülükleri vardır. İslâmî ilimleri okumamış, bu konularda bilgisi yetersiz olanlar, İslâm adına konuşanların inanç, ahlâk ve iyi niyetlerinden emin olduktan sonra ehliyetlerini (ilmî yeterliliklerini) bu işin ehli olanlardan sorarak öğrenmeli, ancak bunlardan müspet değerlendime aldıktan sonra onları dinlemeli ve güvenmelidirler.
Vücûdumuz tedâviye muhtaç olduğunda her doktorum diyene, bürosuna doktor tabelası asana gitmiyoruz, erbâbından sorarak önce doktorum diyen kimsenin, ilmî, ahlâkî ehliyet ve tecrübesinden emin olmak isitiyoruz, sıra dînimize geldiğinde de aynı hassasiyeti göstermeliyiz, samîmî olarak yanlış yolda olanlara karşı da, dînin ticaretini yapanlarla, kalemini ve düşüncesini satanlara karşı da - bu ikincilere karşı daha çok- uyanık olmalıyız.
Geçmiş zamanda müslümanların ülkelerinde hem gayr-i müslimler, hem de itikâd veya siyasî görüş bakımından çoğunluktan ayrılan, farklı düşünen, farklı yaşayan müslümanlar olmuştur. Gayr-i müslimler devlete vergilerini ödedikleri ve ihanet de etmedikleri sürece geniş hak ve özgürlüklerden yararlanarak yaşamışlardır. Müslüman muhâliflerin ilk örneği Hâricîlerdir. Hz. Ali Sıffîn savaşında ihtilâfın hakemlere götürülmesi teklifini kabûl edince, bir gurup bunun Kur'ân'a aykırı olduğunu iddia etmiş, Hz. Ali ve tâbîlerininin kâfir olduklarını ilân etmiş, onlara karşı düşmanca bir tavır içine girmişlerdi. Her yerde aleyhte propaganda yaparlardı. Bir gün Hz. Ali câmîde halka hitap ederken ayağa kalkıp "Hakem Allah'tır, hüküm Allah'a aittir" diye bağırmaya başladılar. Hz. Ali onlara şöyle seslendi: " Dediğiniz doğrudur, ancak siz bu sözü saptırıyor, bâtıl dâvânıza delîl kılmak üzere kullanıyorsunuz. Siz bize saldırmadıkça, fiilen haklarımızı çiğnemedikçe biz de size dokunmayız, sizi câmîye gelmekten menetmeyiz, bizimle birlikte düşmana karşı savaşırsanız elde ettiklerimizden siz de payınızı alırsınız" Hz. Ali'nin bu sözleri, uygulamada bir kanun gibi olmuş, muhâlifler bu esaslara göre muamele görmüşlerdir.
Müslümanların çoğunluğu teşkil ettiği şehirlerde gayr-i müslimlerin, yortu günlerinde süslenmiş haçı ilâhiler eşliğinde gezdirmek gibi bazı merâsimlerine kısıtlama getirilmiştir; bunu sebebi müslümanların etkilenmesini engellemek ve âsâyişi korumaktır. İçinde oturanların çoğu veya tamamı gayr-i müslim olan yerlerde böyle kısıtlamalar da yapılmamıştır. Müslümanlar açıkça oruç yemek, şarap içmek gibi bir ihlâlde bulunurlarsa buna izin verilmemiş, engellenmiş ve cezâlandırılmışlardır; ancak bunun da gerekçesi insanları zorla müslüman kılmak ve ibâdet ettirmek değil, kötü örnekliği engellemek ve kamu düzenini korumaktır. Evinin içinde, gizli olarak bu ihlâlleri yapan kimselerin üzerine gidilmemiş, evlerin gözetlenmesi, gizliliklerin ortaya çıkarılması yasaklanmıştır.
Bugün Türkiye'de ve benzeri İslâm ülkelerinde şehirleri ayırarak ve yalnızca veya çoğunlukla müslümanların oturduğu şehirlerde farklı düzenlemeler yaparak, dinî hayatı korumak imkânsız hale gelmiştir. Esasen dünya küçülmüş, bir küçük radyo veya televizyon ile bütün dünyada olup biteni görmek ve bilmek mümkün hale gelmiş, engellenemez olmuştur. İran, Suudî Arabistan gibi ülkelerde bile halkın, dünyada olup biteni görüp öğrenmesine mânî olunamamıştır. Şu halde müslümanların, dinî hayatlarını ve ahlâklarını korumak için -farklılarla birlikte, onlara tahammül ederek yaşarken- işe yarayacak başka usûllere, tedbirlere, yöntemlere ihtiyaçları vardır; bunları bulmak ve açıklamak da âlimlere, eğitimcilere düşmektedir. Tasavvufta bir terim vardır, "halvet der encümen: kalabalık içinde yalnızlık". Bu kavramın, eğitime aktarılması, çevreden olumsuz etkilenmenin asgarî boyutlara indirilmesi bir hedef olmalıdır.
Farklı inanan ve yaşayan insanların da müslümanlara tahammül etmeleri, kendi hak ve özgürlüklerine dokunulmadıkça, farklı bir İslâmî hayat yaşayan kimselerin din hürriyetlerine dokunmamaları, hem insan haklarının gereğidir, hem de farklıların huzur içinde bir ülkede yaşamalarının kaçınılmaz şartıdır.


 

  Şu anda sayfası gösterilen kitap.
Bu Kitapta:
Önceki Başlık
Sonraki Başlık
İçindekiler
Site Sayfaları
Ana Sayfa
Hakkında
Makaleleri
Kitapları
Soru Konuları
Soru Listesi
Hayrettin Karaman`ın Sohbetleri
Şiirleri
Bütün site içeriğinin genel kelime indeksi.
Sitede Arama
Hayrettin Karaman'ın Siteye Son Eklenen Yazıları
E-posta
Siteyi Link ve Kaynak Gösterimi
m.HayrettinKaraman.net Mobil-Metin Versiyonu Hakkında

Facebook Sayfası:

Bulunduğunuz Sayfayı:



Sayfa başına gider Siteden rastgele bir sayfa seçer. Hafızadaki önceki sayfaya döner Hafızadaki sonraki sayfaya döner
   
Bu Kitapta: Önceki Başlık Sonraki Başlık İçindekiler