www.HayrettinKaraman.net: İslâm Hukuku Profesörü Hayrettin Karaman'ın Web Sitesi
Siteden rastgele bir sayfa seçer. Hafızadaki önceki sayfaya döner Hafızadaki sonraki sayfaya döner
 


Müslüman Akıl
Bir felsefe lügatında (İsmail Fennî, Lügatçe-i Felsefe) akıl, "Bilme gücü" olarak, bilmek de "Fikirler, tasavvurlar teşkil etmek, hükümler vermek, kıyas ve istidlâller tertip etmektir" şeklinde tarif ediliyor. "Duyuların algılama alanına girmeyen hiçbir şey akılda yoktur." diyenlere karşı "Aklın kendisi; yani yaratılıştan var olan tasavvurlar ile aklın ilkeleri müstesna" diyen filozofun sözü naklediliyor. Bu tarif ve açıklamalardan bizim çıkardığımız sonuç şudur: Yüce Yaratıcı insana akıl denilen bir güç, bir yetenek vermiştir, insan bu sâyede -duyu organları aracılığı ile edindiği bilgiler dışında- bazı temel tasavvurlara ve ilkelere sahiptir. Bunların üzerine duyu organları ve tecrübe ile elde edilen bilgiler gelir. Aklın sahip olduğu, sonradan edindiği bilgiler bunlardan ibaret değildir; akıl sahiplerinin edindiği bilgi birikimi de, çocukluk döneminden başlayarak ömrün sonuna kadar devam eden eğitim, öğretim ve bilgilenme yoluyla insanlara geçer. İnsan aklı, tasavvurları biraraya getirerek önermeler, bunları belli bir düzende birleştirerek kıyaslar/istidlâller yapar ve sonuçlara (bilinenleri kullanarak yeni bilgiye veya mevcût bilginin kesinliği yahut yanlışlığı hükmüne) ulaşır.
İnsanın davranışlarını yöneten ve yönlendiren güç akıldan ibaret değildir. İnsanda inanç, önkabûl, peşin hüküm, duygu, arzu, heyecan, güdü gibi aklı ve irâdeyi etkileyen başka güçler vardır. Bu güçler ile akıl çatışabilir, bu takdirde doğru ve hayırlı karar verebilmek için aklın önünde önemli bir engel var demektir. Telkinle ve taklit yoluyla (delîlini bilmeden, etkili çevre böyle diyor, böyle inanıyor diye kabûl edilen) edinilen tasavvur, inanç ve önkabûller aklı esir eder, onun elini kolunu bağlarlar. Akıl bunlara rağmen yoluna devam edebilmek için ya onları denetim dışında tutarak bir şekilde kabûl eder, yahut da kendini onlara göre şekillendirir (eğer bu inanç ve tasavvurlar akla aykırı ise bir anlamda akıl kendini bozar). Dîne inanmayı örnek olarak alalım. Bazıları aksini söyleseler de akıl ve bilim insanları, zorunlu olarak imana götürmez. Akıllı birçok bilim adamı ve düşünür dîne inanmazken birçoğu da inanmaktadır. Akıllı bir bilim adamının inandığı dinde, akla ve bilime aykırı bir şey yoksa bu inanç aklı bozmaz; normal işleyişini sağlıklı karar verme ve bilgi edinme gücünü olumsuz etkilemez. Dinde akla aykırı taraflar varsa, bilim adamı ya din ve inançla aklı ve bilimi birbirinden ayrı tutatacak (?) ve/veya aklını inancına uygun hale getirecek; yani bozacaktır.
Ben dîni inançla ilişkisi bakımından aklı üçe ayırıyorum: İslâm aklı, müslüman aklı, bâtıla inanan kişinin aklı.
İslâm aklı, bütün hak dinlerde ortak olan akıldır; düşünme ilkeleri ve doğru bilgi malzemesidir. Bu akıl ilâhîdir; hem aklı (insanı) yaratan hem de dîni vahyeden Allah'tandır. Bu fıtrî akıl ile din arasında çelişki yoktur (Rûm: 30/30).
Müslüman aklı, hak dîne inanan insanın aklıdır. İnsan, hak dinlerde ortak olan saf/mücerret aklı bütünüyle, olduğu gibi alamaz; bunu ancak vahiy yoluyla peygamberler alırlar; şu halde peygamberlerde İslâm aklı ile müslüman aklı birleşir, aynılaşır, biri diğerini temsil eder. Peygamberler dışındaki insanlara gelince bunlarda İslâm aklı, başka akıllarla (bâtıla inananların akıllarıyla) karışır. Bu yüzden hatâlar, ihtilâflar, görüş, anlayış ve bilgi farkları ortaya çıkar. Bu farklılıklar içinde doğru olanı (saf İslâm aklına ait/uygun olanı) diğerlerinden ayırabilmenin üç birleşik (bir arada uygulanması gereken) yolu vardır: 1. Özellikle gece yarısından sonraki zamanlarda Kur'ân'ı, Kur'ânla düşünerek okumak, 2. Başta namaz olmak üzere ibâdetlere devam etmek, 3. İslâm Peygamberi'nin (s.a.v.) siretini (hayat hikâyesini ve tarzını) öğrenmek, bu yoldan, bir beşerde tecellî eden İslâm aklına ulaşmaya çalışmak.
Bâtıla inanan kimsenin aklı, hak olmayan dîne inanıp bağlanan veya hiçbir dîne inanmayan kimselerin aklıdır. Burada "hiçbir dîne inanmayanları" da "bâtıla inananlar" içine sokmuş olduk;bu böyledir; çünkü inkâr eden de, "Allah'ın ve dînin gerçek olmadığına inanmaktadır", bu da bir bilim verisi değil, bir inançtır. Bâtıla inanıp bağlanmış aklın, İslâm aklı ile buluştuğu noktalar olacaktır; çünkü aklın fıtratında (tabiatında) İslâm aklı ile örtüşme/aynılaşma kâbiliyeti vardır. Ancak çevrenin telkinleri ve akıl dışındaki diğer insanî güçler ve saikler, hak dîne inanmayanların aklına daha ziyade musallattır, onu daha çok etki altına almakta ve burada tutmaktadır. Bu aklın ıslâhının tek çaresi ise müslüman aklı haline gelmesidir; yani sahibinin müslüman olmasıdır. Müslüman olmadığı halde müslüman aklına sahip olmak, müslüman gibi düşünmek ve inanmak mümkün değildir; başka bir deyişle "böyle olmak, müslüman olmaktır".
İslâm düşünürleri insandaki manevî gücü/yeteneği, her biri diğerinden ince farklarla ayrılan çeşitlilik ve zenginlik içinde görmüşler, bunlara "akıl, rûh, nefis, kalb" gibi isimler vermişlerdir. Bizi tatmin eden tanımlamaya göre nefis, beşerin manevî varlığıdır, insanla beraber -her ferde mahsus ayrı nefisler olarak- yaratılır, insanla gelişir, insanın dünyadaki ölümünden sonra da devam eder. Kalb ile nefis aynı şeydir. Kur'ân'a göre nefis insanı kötülüğe çeker (Yûsûf: 12/53), asıl körlük kalbin körlüğüdür(Hac: 22/46). Kul dünyada imtihan için; yani kâbiliyetlerini, serbest irâdesiyle iyi kullanarak kâmil insan olma amacını gerçekleştirmek için bulunmaktadır. Dünya hayatı gerekli kıldığı için insana duyular, güdüler, arzular... verilmiştir; bunlar nefsi aşağılara çekerken hemen yanıbaşındaki ilâhî rûh da yukarılara çekmekte, Peygamberle gelen vahiy ile onun örnekliği de bu çekişe yardımcı olmaktadır. Rûh ilâhîdir, Allah'ın emridir (O'nunla ilgili bir mechul kutsaldır), insan belli bir kıvama gelince ona üflenir (onunla ilişki kurar), nefsi Allah'a çeker, bununla yükümlüdür, insan ölünce vazifesi biter, onunla ilişkisi kesilir.
İşte müslüman aklı insanın, önce inanma, sonra da inancına göre düşünme, karar verme, yaşama yolculuğunda Peygamber'in yolunu izleyen, bu izlemede birbiriyle uyum içinde olan -veya olma mücadelesi veren- nefsi, rûhu ve kalbinin bütünüdür; bunların tamamı birden müslüman aklını oluşturur.
Dünyanın barış, sevgi, merhamet ve adâletin hâkim olduğu bir yaşama/geçiş alanı olması, bu hale gelmesi, "İslâm aklına doğru yolculuğunu, gelişerek sürdürecek müslüman aklı"nın insanlığa hâkim olmasına bağlıdır.


 

  Şu anda sayfası gösterilen kitap.
Bu Kitapta:
Önceki Başlık
Sonraki Başlık
İçindekiler
Site Sayfaları
Ana Sayfa
Hakkında
Ramazan Özel
Makaleleri
Kitapları
Soru Konuları
Soru Listesi
Hayrettin Karaman`ın Sohbetleri
Şiirleri
Bütün site içeriğinin genel kelime indeksi.
Sitede Arama
Hayrettin Karaman'ın Siteye Son Eklenen Yazıları
E-posta
Siteyi Link ve Kaynak Gösterimi
m.HayrettinKaraman.net Mobil-Metin Versiyonu Hakkında

Facebook Sayfası:

Bulunduğunuz Sayfayı:



Sayfa başına gider Siteden rastgele bir sayfa seçer. Hafızadaki önceki sayfaya döner Hafızadaki sonraki sayfaya döner
   
Bu Kitapta: Önceki Başlık Sonraki Başlık İçindekiler