www.HayrettinKaraman.net: İslâm Hukuku Profesörü Hayrettin Karaman'ın Web Sitesi
Siteden rastgele bir sayfa seçer. Hafızadaki önceki sayfaya döner Hafızadaki sonraki sayfaya döner
 


2. Sihir
Sihir, "sebebi ve kaynağı gizli durum, büyü, gözbağcılık" gibi anlamlara gelen Arapça bir kelime olup, terim olarak tabiat üstü güçlerle ilişki kurmak yahut kendilerinde gizli güçler bulunduğuna inanılan bazı tabîî nesneleri kullanmak sûretiyle faydalı, koruma gâyeli veya zararlı bazı sonuçlar elde etmek için yapılan işleri ifade eder. Sihir veya büyünün başlıca gâyesi, bitkileri, hayvanları, insanları, doğal olayları, güçleri veya nesneleri kullanarak ya da kontrol ederek biri üzerinde, iyi veya kötü bir etki meydana getirmek, maddî veya mânevî bir menfaat ve başarı sağlamaktır. Bu anlamda büyü tarihin çok eski dönemlerinden beri her toplumda yapılmış ve yapılmakta olup; antropoloji, sosyoloji, fenomenoloji, dinler tarihi, etnoloji, mitoloji gibi bilim dallarıyla uğraşanlar büyünün nitelik ve özellikleri, tarif ve tasnifi, din ile büyünün ilişkisi, benzer ve farklı yönleri vb. konular üzerinde durmuşlar, sonuçta bu alanda çok geniş bir literatür oluşmuştur.
Câhiliye döneminde de sihir yaygındı; cincilik, kehânet, fal okları atmak, yıldızlara bakmak, küçük kareler çizip içlerine harf veya sayı yazmak, düğüm atmak ve üflemek gibi sihir çeşitleri uygulanmaktaydı ve bütün bu işler putperestlikle birlikte yürütülüyordu. Araplar sihirbazlardan çekinir ve onlara saygı duyarlardı.
Özellikle eski dönemlerde Firavun gibi hak dîne karşı mücadele verip onu başarısız kılmaya kalkışanların sihir ve sihirbazlardan yararlanma yoluna gitmesi; ayrıca müşriklerin, Hz. Peygamber'in (s.a.v.) ve İslâm'ın başarısını sihir diye niteleyerek gölgelemeye çalışmaları sebebiyle Kur'ân-ı Kerîm ve hadîslerde de sihir konusuna yer verilmiştir.
Fahreddin Râzî (III, 206-213), sihrin mümkün olup olmadığı sorusuna cevap vermeden önce sihir kavramı içine giren bütün uygulamaları sekiz madde altında toplamıştır:
1. Keldânîler'in sihri. Yıldızperestliğin hâkim olduğu, dünyanın yıldızlar tarafından yönetildiğine inanılan bu kültürde, tılsım da denilen bu sihir çeşidinin gök cisimlerinin yardımıyla yapıldığına inanılırdı.
2. Güçlü rûh (nefis) sahiplerinin sihri. Bazıları, insanın rûhu uygun biçimde eğitilirse gizli şeyleri görecek düzeyde duyu, algı ve irâde gücünün geliştirilebileceğini ve bu sâyede başkalarınca imkânsız gibi düşünülen birçok bilgiler edinebileceğini veya birçok işler başarabileceğini söylerler.
3. Yerdeki rûhlardan yardım alınarak gerçekleştirilen sihir. İnsan rûhunun bu rûhlarla veya cinlerle bağlantı kurması sûretiyle yapıldığına inanılan sihirdir.
4. El çabukluğu ve algı yanıltmaları şeklindeki sihir. Hokkabazlık, gözbağcılık gibi uygulamalar bunun örneğidir.
5. Bazı teknik cihazlarla sergilenen sihir. Mahâretli bir âleti kullanarak bununla ilk kez sergilenen görüntüler (ses çıkaran heykeller, ışık gösterileri gibi), işin mâhiyetini bilmeyen insanlarca olağan üstü sanılır.
6. İlâçlar yardımıyla yapılan sihir (sporcunun doping yapmak sûretiyle normal gücünün üstünde performans göstermesi gibi).
7. Kalbi (insanın idrak ve duyularını) bağlayarak (etki altına alarak) yapılan sihir. Sihirbazın, şarlatanlık yaparak, ism-i a'zamı bildiğine, bununla istediğini yapabileceğine muhatabını inandırmak sûretiyle onu etki altına alıp dilediğini yaptırmasıdır.
8. Kovculuk yapmak, insanları birbirine düşürmek sûretiyle yapılan sihir. Râzî, bunun insanlar arasında yaygın olduğunu da belirtir.
Râzî'nin tesbitine göre Mu'tezile âlimleri, sihir adı altında ileri sürülen, fakat gerçekte doğal nedenlere dayalı doğal olaylardan ibaret olan gösterilerin sihir olmadığını belirtmişler; bunun dışında kalan ve olağan üstü güçler yardımıyla gerçekleştirildiği öne sürülen bütün sihir çeşitlerini asılsız, imkânsız olan sahte gösterilerden ibaret saymışlardır (Râzî, III, 213). Ehl-i sünnet âlimlerinden bir kısmı, sihir diye ortaya konan işlemlerin büyük bölümünün gerçekte hünerli bazı kimselerin sergilediği el çabukluğu, algı yanıltması, halkın bilgisizliğinden yararlanarak bazı fizik kanunlarını istismar etme, esrar, morfin vb. uyuşturucu veya sarhoş edici maddeler veya ilâçlar içirerek bir kısım insanları etkileme, umulmadık yöntemlere başvurarak insanları birbirine düşürme gibi gerçekte normal olan bir olayın olağan üstü bir yanı varmış gibi gösterilmesinden ibaret olduğunu belirtmişlerdir. Şâfiîlerden Ebû Bekir el- Esterâbâdî, Hanefîlerden Ebû bekir Râzî gibi âlimlerin benimsedikleri bu görüşe göre sihirin etkisi hayal ve vehimden ibarettir; fiziki bir etkisi yoktur (Tehânevî, Keşşâf, sihir maddesi). İbn Haldûn'un da içlerinde yer aldığı birçok sünnî âlim ise Hârut Mârut hikâyesi, Hz. Peygamber'e (s.a.v.) sihir yapıldığını anlatan hadîsler gibi delîllere dayanarak sihirin maddî etkisinin de bulunduğunu, ancak bunu sihirbazın değil -onun sebepleri yerine getirmesi sonucunda- Allah'ın yarattığını kabûl ve ifade etmişlerdir. (Râzî, Bakara sûresi, 2/102-103. âyetlerin tefsiri, İbn Haldun, Mukaddime, Vâfî neşri, s. 1147 vd.; Tehânevî, aynı yer).
Bize göre sihrin, maddî değil, ancak vehim ve hayal boyutunda bir etkisi olabileceği görüşü daha isabetlidir. Karşı görüşün en güçlü iki nakli (âyet ve hadîs) delîlinin, karşı tezi isbat etmediği aşağıdaki açıklamalardan anlaşılacaktır.
Kur'ân-ı Kerîm'de Hârût ve Mârût'un âyette şöyle buyurulmaktadır. "Süleyman'ın egemenliği konusunda onlar, şeytanların (uydurup kulaklarına) okuduklarına tâbî oldular. Halbuki Süleyman (büyü yaparak) Allah'ı inkâr etmedi, ama şeytanlar inkâr edip kâfir oldular. Çünkü insanlara sihri ve Babil'de, iki meleğe; Hârût ile Mârût'a indirilenleri (bildirilenleri) öğretiyorlardı. Halbuki o ikisi, 'Biz ancak imtihan için gönderildirk, yanlış yapıp küfre girmeyin' demeden kimseye bir şey öğretmiyorlardı. Onlar, o ikisinden, kişiyi eşinden ayırmada kullanacakları şeyi öğreniyorlardı; ancak onlar, Allah izin vermedikçe öğrendikleri ile kimseye zarar verebilecek değillerdir. Onlar, kendilerine zarar vereni, fayda vermeyeni öğreniyorlar. Ayrıca onu (sihri) bedel ödeyerek alan ve uygulatanların âhirette hiçbir nasiplerinin olmayacağını da çok iyi biliyorlar. Karşılığında kendilerini sattıkları şey ne kötü; keşke bunu bilseler! (Bakara:2/102).
Görüldüğü üzere âyet, Süleyman'a atılan iftiralar ile Hârût ve Mârût'un sihir öğretişi hakkında iki ana konuya dair bilgi vermektedir. Müfessirler bu âyetin sihir öğretmenin ve öğrenmenin sakıncalarını vurguladığı konusunda hem fikirdirler.
Bu âyette Hârût ve Mârût hakkında ayrıntıya girilmediği, ayrıca Hârût ve Mârût ile ilgili senedi güvenilir hiçbir hadîs bulunmadığı halde tarih ve tefsir kitaplarında, özellikle "İsrâiliyat" denilen ve hadîs literatürüne de giren Yahudi kaynaklı rivâyetlerde bazı ayrıntılı bilgiler verilmektedir. Ancak Taberî, Kadı İyâd İbn Hazm, Ebû Bekir İbn el-Arabî, Kurtubî, İbn Kesîr, İbn Cevzî, Fahreddin Râzî, Tabersî gibi müslüman tefsirci ve bilginler bu rivâyetleri tenkit etmişler, uydurma veya zayıf olduğunu ifade etmişlerdir. Meselâ İbn Kesîr bu rivâyetlerin hepsinin uydurma olduğunu ve gerçekte Yahudi asıllı Ka'b el-Ahbâr'dan kaynaklandığını belirtir. Öte yandan âyetteki ilgili kelimenin mütevâtir olan okunuşu "melekeyn" (iki melek) şeklinde olmakla birlikte, İbn Abbas, Hasan-ı Basrî, Ebü'l-Esved ve Dahhâk gibi bazı âlimler bu kelimeyi "melikeyn" (iki melik, iki kral) şeklinde okuyarak Hârût ve Mârût'u insan isimleri olarak kabûl etmişlerdir. İbn Hazm ise bunların melek değil iki şeytan veya iki cin kabilesi olduğunu ileri sürmüştür. Buradaki "melekeyn" (iki melek) kelimesinin, "iki kudretli kişi" veya "iki rûhanî kişi" anlamında mecaz olduğunu ileri sürenler de vardır (R. Rıza, el-Menâr, I, 402).
Hz. Peygamber (s.a.v.) dönemindeki Yahudiler, Kur'ân'nın verdiği bilgileri kabûl ederek, diğer bütün peygamberler gibi Hz. Süleyman'ın da mâsum, faziletli ve hikmet sahibi bir peygamber olduğuna inanmak yerine, Yahudi literatüründe geçen ve onu, işlerini sihirle yürüten, işretçi, âsi ve günahkâr, hattâ putperestliğe sapmış bir kral olarak gösteren düzmece bilgilere, isnat ve iftiralara inanırlardı. Yersiz yurtsuz dolaşmaları ve uzun zamanlar esir hayatı yaşamaları nedeniyle cahilleşen, yoksullaşan ve İbrâhimî kültürden uzaklaşıp yozlaşan Yahudiler, kendi tarihlerinde gelip geçmiş birçok peygamber gibi Hz. Süleyman'ın hükümdarlığı hakkında da şeytanların, cinlerin veya şeytan karakterli insanların telkinlerine, kâhinlerin derlediği sihir kitaplarına uyarak gerçek dışı kanâatlere sapmışlar; cinlerin insanlara gaybı öğrettiği, Süleyman'ın ilminin bu kaynaktan geldiği, saltanatını da bu bilgilerle gerçekleştirdiği, bu bilgiler sâyesinde insanları, cinleri, rüzgârı emri altına aldığı yolunda inançlara kapılmışlardır (Zemahşerî, I, 85).
Müfessirlerin çoğu Hârût ve Mârût'a indirilenin de sihir olduğunu belirtirler. Buna göre şeytanların öğrettiği şey, Allah tarafından bu iki meleğe indirilen sihirdir. Fakat bazı eski ve yeni müfessirler, "...indirileni (bildirileni).." diye çevirdiğimiz "ve mâ ünzile ale'l-melekeyni" cümlesindeki "mâ" kelimesini olumsuzluk edâtı kabûl ederek bu cümleyi, "İki meleğe (Cebrâil ile Mîkâil'e) böyle bir şey indirilmedi" şeklinde anlamışlardır (bk. Taberî, I, 452; Şevkânî, I, 131; el-Menâr, I, 403). İbn Abbas ve Rebî' b. Enes'e isnat edilen bu yorumu dikkâte alan Taberî âyeti şöyle anlamlandırıyor: "Onlar (Yahudiler), Süleyman'ın hükümranlığı hakkında şeytanın düzüp koştuğu şeylere uydular. Halbuki iki meleğe böyle bir şey indirilmedi; fakat inkârcı şeytanlar Bâbil'de yani insanlara Hârût ve Mârût'a sihir öğretiyorlardı. Buna göre âyetteki iki melekten maksat Cebrâil ve Mîkâil'dir. Çünkü Yahudi sihirbazları, Allah'ın Süleyman'a sihri Cebrâil ve Mîkâil'in diliyle indirdiğine inanırlardı. İşte âyette Allah bunu yalanlamış ve elçisi Hz. Muhammed'e (s.a.v.), Cebrâil ve Mîkâil'in asla sihir indirmediğini; haber vermiş; ayrıca Süleyman'ı, Yahudilerin isnat ettikleri sihirden tenzih etmiş; sihrin bir şeytan işi olduğunu, şeytanların Bâbil'de insanlara sihir öğrettiklerini; aslında insanlara bunu, önceden uyararak öğretenin, Hârût ve Mârût isimli iki kişi olduğunu bildirmiştir. Bu anlayışa göre Hârût ve Mârût insan isimleridir ve böylece Yahudilerin iddiaları reddedilmiş olmaktadır (Taberî, I, 452).
Seyyid Kutub da âyeti bu yönde açıkladıktan sonra şöyle diyor: "Anlaşılan ortada bu iki melekle ilgili bir hikâye vardı. Yahudiler ya da şeytan, bu iki meleğin büyücülüğü bildiklerini, onu halka öğrettiklerini iddia ediyor ve bu sanatla ilgili bilginin onlara Allah tarafından verildiğini yayıyorlardı. İşte Kur'ân-ı Kerîm bu iftirayı, yani büyücülüğün bu iki meleğe indirildiği iftirasını da yalanlıyor" (Fî Zılâli'l-Kur'ân, I, 146). Ancak Hamdi Yazır, âyetin devamının böyle bir yorumu kabûle elverişli olmadığı kanâatindedir (I, 445-446).
Âyette sihrin bir fitne, yani ona inanıp inanmayacakları, bu işle meşgûl olup olmayacakları hususunda insanlar için bir imtihan vâsıtası olduğu; sihirbazların, Allah'ın izni olmadıkça hiç kimseye zarar veremeyecekleri bildirilmiş; bu arada Yahudilerin, kendisini sihre kaptıran bir kimsenin âhiret hayatını büsbütün kaybedeceğini bile bile, yarar sağlayacak bilgiler yerine zarar getirecek bilgiler peşinde koştukları ifade edilmek sûretiyle sihre inanmanın, yapmanın ve yaptırmanın dinî bakımdan ne kadar sakıncalı olduğu bir kez daha ortaya konmuştur.
Sonuç olarak bu âyet, Hz. Peygamber dönemindeki Medine Yahudilerinin ve onlardan etkilenen Araplar'ın bir peygamber olan Hz. Süleyman'ın putperestliğe saptığı yolundaki iftiralarını reddetmektedir. Sihir denilen sahtekârlık veya fitne-fesat işlerini ancak şeytanlar türetip insanlara öğretirler. Bunlar müslüman işi değildir. Melekler insanlara, kötülük yapsınlar diye bilgi vermezler; onların öğrettiği hususlar birer deneme vesîlesidir; dolayısıyla insanlar onları iyi maksatlar veya -eşlerin arasını bozmak gibi- kötü maksatlar için kullanabilirler ve Allah katında bu tutumlarına göre yargılanırlar. Şunu da bilmek gerekir ki, Allah'ın izni olmadıkça kötü niyetliler zarar veremezler; onlar sadece âhirette kendilerine zarar verecek şeyleri satın almış ve böylece çok kötü bir iş yapmış olurlar.
Şu halde âyetin asıl maksadı Hz. Süleyman'ı Yahudilerin iftiralarından tenzih etmek, kötülüğün kaynağının peygamberler veya melekler değil, şeytanlar veya şeytan tabiatlı cinler yahut insanlar olduğunu, meleklerin insanlara telkin edeceği bilgileri, birer imkân ve dolayısıyla imtihan sebebi bilip bunları hayırlı konularda değerlendirmek gerektiğini anlatmak, böylece müminleri yanlış inanç ve uygulamalardan korumaktır. Konumuz bakımından en önemli husus da âyette, Hârût ile Mârût'un öğrettiği bildirilen şeyin "sihir" olduğunun ifade edilmiş olmadığıdır. Tam aksine âyet, insan ve cin şeytanlarının insanlara sihir öğrettiklerini bir de o iki meleğe bildirileni öğrettiklerini söylüyor; bu ifade açıkça gösteriyor ki, Allah'ın gönderdiği, bildirdiği bilgi sihir değil, başka bir bilgidir. Bu bilgiyi ve sihri, karı kocayı ayırmak için kullananlar kötülük peşindeki insanlardır. Karı ve kocanın ayrılması sonucunu doğuran da -yine âyete dikkât edilirse görüleceği üzere- büyü değil, büyücülerdir, onların telkinleri, bilgilerini kötü maksatla kullanmaları ve bozucu ifadeleri, çabaları, düzenleridir, düzmeceleridir; yani Kur'ân, "sihir karı kocayı ayırır" da dememiştir.
Yine Kur'ân-ı Kerim'de Firavun'un sihirbazları ile Hz. Mûsâ'nın bunlara karşı yürüttüğü mücadele anlatılmıştır. Bu âyetlerde sihirbazların yaptıkları şeyin göz boyama (bir çeşit illüzyon) ve insanları korkutarak etki altına alma ve hayal görmelerini sağlama" olduğu açıkça ifade edilmiştir Bunların, illüzyon yoluyla yılan sûretinde gösterdikleri ipleri ve değnekleri, Allah'ın, peygambri Mûsâ'ya lütfettiği mûcize sâyesinde yok olup gitmiştir (A'râf: 7/116; Tâhâ: 20/66).
Âyette geçen "Allah izin vermedikçe öğrendikleri ile kimseye zarar verebilecek değillerdir." cümlesini, "Allah izin verirse sihir tesir eder ve zarar verir" şeklinde anlamak doğru değildir. Doğru anlayış şudur: Sihirbazlar aksini söyleseler de onların yaptığı sihir, öyle istedikleri için insanlara tesir etmez, zarar vermez, ancak Allah isterse (isteseydi, böyle bir kanun koysaydı) zarar verir, akıl ve nakil delîlleri sihrin böyle bir etki ve zararının olmadığını ortaya koymuştur; şu halde Allah izin vermemiştir ve sihir [büyü] kimseye zarar veremez.
Felâk ve Nâs sûrelerinin tefsirinde, ayrıca hadîs kitaplarının (Meselâ Buhârî'nin) Tıp ve Yaratılış bölümlerinde rivâyet edilen hadîse göre Yahudiler, Peygamberimize (s.a.v.) sihir yapıyorlar, o da bundan etkileniyor; bir şeyi yaptığı halde yapmadığını sanıyor, gücü azalıyor...
Bu hadîs karşısında müslüman âlimlerin farklı tavırları olmuştur:
1. Mutezile âlimleri, Peygamber'in (s.a.v.) sihirden etkilenmesinin, peygamberlik ve vahiy konusunda şüpheye sebep olacağından bu hadîsin sahîh olmadığını, yanlış bir anlama ve nakletmeye dayandığını ileri sürmüşlerdir. Kur'ân-ı Kerim, Peygamberimizin (s.a.v.) sihirlenmiş olması iddiasını reddetmektedir (İsra: 17/47).
2. Sünnî âlimler hadîsin sahîh olduğunu, ancak sihirin etkisinin baş ağrısı, ateşlenme gibi, peygamberliğe zarar vermeyecek ölçüde bir etki olduğunu, alınan tedbir ile bunun da geçtiğini ileri sürmüşlerdir.
Hadîsin bazı rivâyetlerinde "öyle olmadığı halde kendisine yapmış, olmuş gibi geldiği, öyle hayal ettiği" ifadesi geçmektedir. Bu da yukarıda geçen, "sihirin gerçek ve maddî tesiri yoktur, vehim ve hayal etkisi vardır" görüşü ile örtüşmektedir.
İlim ve itikâd (kesin bilgi ve dinî inanç) konularında mütevatir olmayan (yalan ve yanlış olma ihtimâlini ortadan kaldıracak kadar büyük bir topluluk tarafından rivâyet edilmeyen) hadîsler geçerli ve yeterli olmadığından bize göre bu hadîsi de bilgi ve inanç konusunda bir delîl, bir dayanak, bir kaynak olarak kullanmak doğru değildir.
Allah Teâlâ'nın Peygamberine (s.a.v.), vahyi tebliğ etmesini emrettikten sonra "Allah seni insanlardan koruyacaktır" (Mâide: 5/67) buyurmuş olması da, başkalarına etkisi olsa bile ona sihrin tesir etmesine izin vermeyeceğini göstermektedir.
Şu halde sihirin etkisi konusunda vahye dayalı olup tartışma götürmez bir delîl yoktur. Bilim de sihirbazların iddialarını isbat için kullandıkları delîlleri -bilim alanında, bilim yöntemleri ölçütünde- geçerli bulmamıştır.
Bir başka mantıkî kanıt da şöyle ifade edilebilir: Hem gayıptan haber verdiklerini hem de insanlara sihir yoluyla bir şeyler yaptıklarını ve yaptırdıklarını iddia edenler, kandırdıkları kimselerden aldıkları üç beş kuruşla geçiniyorlar, kendilerini basmaya gelen emniyet güçlerinden haberdar olamıyorlar, sihir yapıp hapisten ve cezâdan kurtulamıyorlar, yer altında, definelerde saklı büyük servetlerin yerini bulup onlara sahip olamıyorlar.



 

  Şu anda sayfası gösterilen kitap.
Bu Kitapta:
Önceki Başlık
Sonraki Başlık
İçindekiler
Site Sayfaları
Ana Sayfa
Hakkında
Ramazan Özel
Makaleleri
Kitapları
Soru Konuları
Soru Listesi
Hayrettin Karaman`ın Sohbetleri
Şiirleri
Bütün site içeriğinin genel kelime indeksi.
Sitede Arama
Hayrettin Karaman'ın Siteye Son Eklenen Yazıları
E-posta
Siteyi Link ve Kaynak Gösterimi
m.HayrettinKaraman.net Mobil-Metin Versiyonu Hakkında

Facebook Sayfası:

Bulunduğunuz Sayfayı:



Sayfa başına gider Siteden rastgele bir sayfa seçer. Hafızadaki önceki sayfaya döner Hafızadaki sonraki sayfaya döner
   
Bu Kitapta: Önceki Başlık Sonraki Başlık İçindekiler