www.HayrettinKaraman.net: İslâm Hukuku Profesörü Hayrettin Karaman'ın Web Sitesi
Siteden rastgele bir sayfa seçer. Hafızadaki önceki sayfaya döner Hafızadaki sonraki sayfaya döner
 


Sonuç olarak:
Cihad, ümmetin itimad ettiği âlimler topluluğunun (ehlü'l-halli ve'l-akd: işi çözüp bağlayanlar) "meşrûdur" mutâlâası/kararıyla, yine ümmetin bağlı bulunduğu siyasî otorite tarafından ilân edilen savaştır. Bu savaşın sebebi, kuvvetle muhtemel veya vâkî bir saldırıdır: Dîne, mala, cana, namusa; maddî, ve manevî değerlere karşı haksız saldırıdır. Evet cihad din savaşı değildir, dinler arası savaş da değildir, Allah Teâlâ'nın, mümin kullarına vazife olarak verdiği, ister müslümanlara ister başka dinden olanlara karşı yapılmış olsun, haksız saldırının defedilmesi, hak ve adâletin yerini bulması için yapılan savaştır. Cihad "kutsal savaş" da değildir; savaşın kutsalı olmaz; cihad, yukarıda sıralanan sebeplerin zorunlu kıldığı bir eylemdir. Onun ibâdet olması; yani bu anlamda kutsallıkla ilgisi, şartlarına uygun olmsına ve sırf Allah rızâsı için yapılmasına bağlıdır.

Savaş ve Barış
Allah Buyuruyor ki:
71- Ey iman edenler! Tedbirinizi alın da ya ayrı bölükler halinde yahut da hep birden savaşın. 72- İçinizden bazıları vardır ki, pek ağırdan alır; eğer size bir felâket erişirse "Allah'tan bana bir lutûf oldu da onlarla beraber bulunmadım" der. 73- Eğer Allah'tan size bir lutûf erişirse -sanki sizinle onun arasında bir arkadaşlık yokmuş gibi- "keşke onlarla beraber olsaydım da ben de büyük bir kazanç elde etseydim" der. 74- O halde, dünya hayatını âhiret karşılığında satanlar Allah yolunda savaşsınlar. Kim Allah yolunda savaşır da öldürülür veya gâlip gelirse biz ona yakında büyük bir mükâfat vereceğiz. 75- Size ne oldu da Allah yolunda ve "Rabbimiz, bizi halkı zâlim olan bu şehirden çıkar, bize tarafından bir sahip gönder, bize katından bir yardımcı yolla!" diyen çaresiz erkekler, kadınlar ve çocuklar uğrunda savaşmıyorsunuz? 76-İman edenler Allah yolunda savaşırlar, inanmayanlar ise bâtıl dâvâ uğrunda savaşırlar. Şu halde şeytanın dostlarına karşı savaşın; şüphe yok ki, şeytanın tuzağı daima zayıftır.

Allah'a ve Resûl'e (s.a.v.) itâat emredilip bunun gerçek imanla alâkası etkili bir şekilde açıklandıktan sonra emir konularının en ağırlarından biri olan "savaşa" intikâl buyuruluyor. Müslümanların düşmanlarına karşı savaşmalarına daha önce izin verilmiş ve altıncı yılda gelen bu sûreden önce Bedir, Uhud, Hendek gibi savaşlar gelip geçmiş bulunduğuna göre bu âyetlerde teşvik edilen savaşın "Mekke Fethi" olması ihtimâli kuvvetli görünmektedir.
Hudeybiye andlaşmasından sonra müslümanlar biraz nefes alma imkânı bulmuşlardı, fakat Mekkeli müşrikler ile Medineli münafıklar işbirliği halinde çalışıyor, müslümanların kökünü kazımak için plânlar yapıyor, tuzaklar kuruyorlardı. Ayrıca Mekke'de ve başka yerlerde, kafirler arasında kalmış, baskı altında yaşayan müminler ile dinleri ne olursa olsun zayıf, arkasız ve yoksul oldukları için hakları yenen, zulme uğrayan insanlar vardı. Hem bunları kurtarmak hem de gerektiğinde kendilerini savunmak için müminlerin uyanık ve güçlü olmaları gerekiyordu. Bu âyet müslümanları, antlaşmaya güvenerek tedbirsiz kalma ve gafil avlanmaya karşı uyarmaktadır. Müminler daima uyanık ve cenge hazır durumda olacaklar, gerektiğinde savaşacaklar ve düşmanı mağlub edebilmek için -topyekün taarruz, küçük guruplar halinde taciz ve vurkaç harekâtı gibi- hangi taktiği uygulamak gerekirse onu uygulayacaklardır.
Müminler savaşa çağrıldığında ağırdan alanlar, mağlubiyet olursa "Allah'tan ben onlarla beraber bulunmadım" diye içten içe sevinenler, zafer ve ganimet elde edilirse 'keşke onlarla beraber olsaydım..." diye dövünenler kimlerdir sorusuna iki cevap verilmiştir. Bir kısım tefsirciye göre bunlar, henüz gönüllerinde iman, gereği gibi yerleşip güçlenmemiş, hayatı ile imanı arasında tam bir paralellik hâsıl olmamış müminlerdir; çünkü âyet "İçinizden bazıları vardır ki... " diye başlamaktadır. Diğer guruba göre bunlardan maksat münafıklardır, "İçinizden..." ifadesi, görünüşe göredir; zira münafıklar dış yüzleri, görünüşleri bakımından müminler gibidirler, zahirde onların cemâatine dahildirler. Bize göre müminlerin içinde bulunan zayıf imanlı, kararsız ve sebatsız müslümanlar ile münafıkların birlikte kastedilmiş olması da mümkündür. İmanı, dâvâsı yolunda ölüme götürecek güçte ve seviyede bulunmayan sıradan insanların iç hesaplaşması, teşebbüsün getiri ve götürü ihtimâlleri arasında gelgitleri hemen daima âyette tasvir edildiği gibidir.
Allah'a ve âhirete hakkıyle iman etmiş olanların fayda-zarar, kazanç-kayıp hesapları dünya hayatı ile sınırlı değildir, Allah rızâsı ve ebedî hayat daima hesaba dahildir, dahil olmanın da ötesinde "terazide ağır basmaktadır". İşte Allah rızâsı ve âhiret menfaati; ölçüsünde, tercihinde, değerlendirmesinde ağır basan, âhiretini dünyasına değil, dünyasını -gerektiğinde- âhiretine fedâ eden müminler, Kur'ân dilinde "dünyayı verip âhireti satın alanlardır". Allah emri olan savaş bu ölçüye vurulduğunda çıkacak sonuç âyette şöyle tasvir edilmektedir: Savaşa giren ya zafer kazanır veya yenilir ve şehit olur. Her iki durumda da âhireti tercih eden mümin kazançlıdır; çünkü Allah savaşıp galip gelenlere de, şehit olanlara da büyük mükâfatlar vermektedir, rağbet edilmesi gereken de işte bu mükâfattır.
Müslümanlar Mekke'ye hicret ettikten sonra da Mekke müşrikleri onların peşini bırakmamış, bazen başka kabileler ve Medineli bir kısım yahûdîler ile işbirliği yaparak Bedir, Uhut ve Hendek savaşlarını yapmış, yeni dînin saliklerini hicret yurtlarında yok etmek istemişlerdi, ancak bu amaçlarına ulaşamadılar ve hicrî altıncı yılda Hudeybiye sulhunu yapmaya mecbûr kaldılar. Bu anlaşmanın bir maddesine göre "bundan sonra müslüman olup Mekke'den kaçanlar iade edilecekti". Böylece hicret imkânı bulamayan müslümanlar ile bu madde gereği iade edilen müslümanlar, bunların eşleri ve çocukları Mekke'de kaldılar, müşriklerin çeşitli zulüm ve baskıları altında yaşamaya devam ettiler. Bu müminler, işkence ve baskı dayanılamaz hale geldikçe Allah'a yalvarıyor ve bir kurtarıcı göndermesini istiyorlardı. Âyetler bunların dua ve niyazlarına bir cevap olmakla beraber anılan tarihîilişkiyi aşan boyutları da vardır; çünkü savaş nerede ise insanlıkla yaşıttır. İdam cezâsını kaldırarak suçsuz, günahsız insanların hayat hakkını korumak nasıl mümkün olmazsa savaşı kaldırarak, yok ederek, hesap dışı tutarak barışı ve uluslararası ilişkilerde adâleti sağlamak da öyle mümkün değildir. Yapılması gereken savaşın, hukukî ve ahlâkî amaçlarını belirlemek ve onu bu amaçtan saptırmamaktır. Savaşla ilgili âyetlere bakıldığında İslâm'ın, ancak zulmü, din yüzünden baskıyı ve haksız saldırıyı ortadan kaldırmak için buna izin verdiği görülmektedir. İşte bu âyetlerden -burada gördüğümüz- ikisi, savaşın iki önemli amacını ortaya koymaktadır: a) Allah rızâsı, b) Zulmü engelleyip adâleti sağlamak. "Allah rızâsı" da fayda bakımından kullara râci olmaktadır; Allah Teâlâ'nın hiçbir şeye ihtiyacı bulunmadığından, O'nun rızâsı için savaşmak, kullarının yararı, din ve vicdan hürriyetinin temini için savaşmaktır; Allah mutlak âdil olduğu ve zerre kadar zulme râzı olmadığı için "Allah rızâsı için savaşmak", adâlet, hukuk ve hakkaniyet uğrunda savaşmaktır. Allah'a ve hak dîne inanmayanların da bir tanrıları, baş eğdikleri, itâat ettikleri -maddî, manevî- bir önderleri olacaktır; bu önderler Kur'ân'a göre tâğutlardır, şeytanlardır; bunlara tâbî olanların savaş amaçları ise hukuk ve adâletin gerçekleşmesi değil, egoizmin tatminidir, zulüm, baskı ve sömürüdür.


 

  Şu anda sayfası gösterilen kitap.
Bu Kitapta:
Önceki Başlık
Sonraki Başlık
İçindekiler
Site Sayfaları
Ana Sayfa
Hakkında
Makaleleri
Kitapları
Soru Konuları
Soru Listesi
Hayrettin Karaman`ın Sohbetleri
Şiirleri
Bütün site içeriğinin genel kelime indeksi.
Sitede Arama
Hayrettin Karaman'ın Siteye Son Eklenen Yazıları
E-posta
Siteyi Link ve Kaynak Gösterimi
m.HayrettinKaraman.net Mobil-Metin Versiyonu Hakkında

Facebook Sayfası:

Bulunduğunuz Sayfayı:



Sayfa başına gider Siteden rastgele bir sayfa seçer. Hafızadaki önceki sayfaya döner Hafızadaki sonraki sayfaya döner
   
Bu Kitapta: Önceki Başlık Sonraki Başlık İçindekiler