www.HayrettinKaraman.net: İslâm Hukuku Profesörü Hayrettin Karaman'ın İnternet Sitesi
Siteden rastgele bir sayfa seçer. Hafızadaki önceki sayfaya döner Hafızadaki sonraki sayfaya döner
 


Fıkıh'ta Türkçe İbâdet
Hayat pahalılığı gibi yetmiş milyon insanımızın tamamını ilgilendiren âcil problemler var, sosyal güvenlik ve sağlık gibi nüfusun önemli bir kısmını ilgilendiren meseleler var, ülkemizin varlık ve bekâsına yönelik dış tehditler var; şu memleketi yönetsinler diye seçilmiş bir kısım adamlar ile onların emrinde çalışsınlar diye tâyin edilmiş bazı bürokratlar, bu önemli ve hayatî meseleri bir tarafa bırakmışlar bir kaşık suda fırtına koparmakla meşgûller, ideolojik ve siyasî tartışmalarla günlerini geçiriyorlar, üstlerine vazife olmayan şeyler ile iştigal ediyorlar. Türkçe ibâdet de bunlardan biri. Laik bir ülkede ibâdetin dili yalnızca inananları ve ibâdet edenleri ilgilendirir, dileyen ibâdet eder ve istediği şekilde bu vazifesini yerine getirir, isteyen inanmaz veya ibâdet etmez; başkasının buna karışma hakkı yoktur. Bizde ise bir kısım memurlar ve yöneticiler işi gücü bırakmışlar müslümanların ezanları ve namazları ile uğraşıyorlar, garipliklerde rekor kırmak için yarışıyorlar. Kulağımıza gelen haberlere göre din ilimleri ile meşgûl olan bazı zevâtı da sıkıştırmaya başlamışlar, onlardan fetvâ almaya teşebbüs etmişler. Bu sebeple meselenin genel durumunu daha önceki bir yazımızda açıklamıştık, bu yazıda da Fıkıh'ta ibâdet dili konusunu ele almak istiyoruz.
Konunun müctehid imamlar (mezheb imamları) zamanında ele alındığı anlaşılmaktadır. Muhtemelen Arap olmayan müslümanlardan bazılarının (ilk olarak İranlı bazı müslümanların) Arapça okumayı öğreninceye kadar namazda Fâtiha'yı kendi dillerinde okuma uygulamaları (Serahsî, Mebsut, I,37) sonradan fıkıhçıların gündemine girmiş ve tartışma konusu edinilmiştir. İslâm müctehidleri ve bu arada meşhur dört fıkıh mezhebinin imamları arasında -Ebu-Hanîfe hariç- namazda Kur'ân'ın başka bir dilden okunmasını câiz gören bir âlim yoktur. Cevaz verilen husus, Arapça okumayı öğreninceye kadar -geçici olarak- kendi dilinde okumasıdır. İmam Şaf'î bunu da câiz görmemiş, namazını okumadan kılar demiştir. Ebu-Hanife'ye gelince, Hanefî fıkıh kitaplarına göre o da, önce namazda başka dilden Kur'ân okumayı câiz görmüş, sonra bu ictihadından geri dönerek (İbnu'l-Humam, Feth,I, 201) diğer müctehidlere katılmıştır; mezhebde geçerli ve fetvâya dayanak olan hüküm budur. İmam'ın önceki ictihadı da mutlak olmayıp şöyle bir şarta bağlı idi :" Okuyan, okuduğu dildeki sözlerin kesin olarak Kur'ân âyetinin mânâsını ihtivâ ettiğini biliyorsa namazı sahîh olur, aksi halde (tefsirini okursa) sahîh olmaz; çünkü tefsirin (ve tefsirî tercümenin) mânâyı eksiksiz aktardığı kesin değildir." (Serahsî, 37). Ebu-Hanife'nin ictihadından dönmeden önceki şartını, ictihadından döndüğüne dair rivâyeti ve bu rivâyetin mezhebce benimsenmiş bulunduğunu göz önüne aldığımızda ona (Ebu-Hanife'ye) dayanarak da böyle bir fetvâ vermenin mümkün olmadığı ortaya çıkmaktadır.
İktidarlar ve makamlar emanettir, onların sahibi millettir, milletin sesine kulak vermeyenler, millî menfaati ön plânda tutmayanlar emanete hiyanet etmiş olurlar, hainlerin akibeti ise dünyada ve ukbâda rezil ve perişan olmaktır.
Konu eskiden tartışılmış ve uygulama birliği sağlanmıştır:
Namazda farz olan kırâatin (Kur'ân'dan yeteri kadar okumanın) hangi dilden olacağı konusu daha çok fıkıh usûlü kitaplarının "Kur'ân'ın tarifi" bahsinde ele alınmıştır. Kur'ân-ı Kerim'in yalnızca mânâsının ilâhî ve kutsal ve eşsiz (mu'ciz) olmayıp lâfzının da aynı niteliği taşıdığı konusunda ittifak vardır. Namazda Kur'ân okunmasının farz olduğu konusunda da bir görüş ayrılığı yoktur. Kur'ân-ı Kerim'de "namazda Kur'ân okunması emredilmiş" (Müzzemmil: 73/20), Kur'ân'ın Arapça olduğu da bildirilmiştir (Yusuf: 12/2; Şu'arâ: 26/195). Bu iki emir yanyana getirildiği zaman çıkacak sonuç "namazda Kur'ân'ın vahyedildiği dilde okunmasının farz olduğu"dur. Peygamberimiz de (s.a.v.) "Fâtihasız namaz olmaz" buyurmuştur. Tercüme metnin aynı olmadığına göre Fâtiha'nın tercümesini okuyan Fatiha'yı okumuş sayılmaz.
Bu delîllere dayanan bütün müctehidler, Arapça okuyabilen bir kimse için namazda başka bir dilden kırâatin câiz ve geçerli olmadığında birleşmişlerdir. İmam Ebû Hanîfe ise sonradan vazgeçtiği (rucû ettiği) rivâyet edilen bir ictihadında " Arapçayı okuyabilen bir kimse bile namazında Kur'ân'ı kendi dilinde okursa namazı geçerli olur" demiştir. Ebû Hanîfe'nin bu ictihadının neye dayandığı, delîlinin ne olduğu kendisi tarafından açıklanmış değildir. Onun namına açıklama yapan bazı fıkıhçıların ileri sürdükleri delîller ise zayıf bulunmuştur. Hanefî mezhebi Ebû Hanîfe'nin değil, Ebû Yûsuf ve Muhammed gibi diğer Hanefî müctehidlerin de dahil bulunduğu çoğunluğun ictihadını benimsemiş, bu mezhepte fetvâ buna göre verilmiş, bu hükümde kendi başına namaz kılan ile imam olan ve cemâatle kılan arasında bir fark gözetilmemiştir.
Namazda kırâat meselesinin fıkıhtaki hükmü bundan ibarettir. Dinî ve ilmî olmaktan ziyade siyasî, ideolojik ve pragmatik sebepler ve saikler yüzünden namazda kırâatin Türkçe olmasını savunan bazı ilâhiyatçılar, fıkıhta kırâat konusunu açıklarken kasten bazı saptırmalar ve hîleler yapmaktadırlar. Bunların, bizim dikkâtimize çarpan önemlilerini - işin doğrusuna işaret ederek- sıralamak gerekirse:
1. Ebû Hanîfe'nin "başka dilde kırâati câiz görme" ictihadından rucû ettiği yalnızca Nûh b. Meryem tarafından rivâyet edilmiş değildir. Meselâ Ebû Yusûf'ün öğrencilerinden Ali b. el-Ca'd de bunu rivâyet etmiştir Kurtubî, Tefsir, 16/149; Zemahşerî, 4/434). Yalnızca Nuh b. Meryem'i zikredip onun mûteber bir nakilci olmadığını isbatta hîle vardır.
2. Serahsî Mebsut isimli eserinde Ebû Hanîfe'nin ictihadını naklettikten sonra İmamın bunu mekruh gördüğünü de kaydetmiştir. Bunu nakletmemek, gizlemek dürüstlüğe aykırıdır. Aynı eserde Selman el-Fârisî'nin Fâtiha'yı Farsça'ya tercüme ettiği, Acemlerin, dilleri Arapça'ya yatıncaya kadar namazlarında bu tercümeyi okudukları kaydedilmiştir. Bu ifade içinde geçen "dilleri Arapça'ya yatıncaya kadar" kısmını halktan saklamak ilim ahlâkına sığmamaktadır. Arapça okumaya dili dönmeyenlerin, alışıncaya kadar başka dilde okuyabilecekleri hükmü zaten birçok müctehid tarafından benimsenmiştir. Serahsî fıkıh usûlü ilim dalında yazdığı Usûl'ünde de bu konuyu ele almış, özetle şu değerlendirmeyi yapmıştır: Kur'ân-ı Kerim'in lâfzı da mânâsı da eşsizdir (mu'cizdir, mu'cizedir), benzeri yapılamaz; bu konuda Hanefî imamların (Ebû Hanîfe, Ebû Yusûf ve Muhammed'in) ittifakları vardır. Namazda okuma konusuna gelince, iki öğrenci imlama göre iki unsurun da (hem lâfzın -ki bu Arapça'dır- hem de mânânın) kırâatte bulunması gerekir. Tercümeden okunduğunda yalnızca mânâ (unsurlardan biri) bulunabilir, bu ise -Arapça okuyabilenler için- yeterli olmaz. Hocalarına göre ise her iki unsur da kutsal ve eşsizdir, ancak biri (yalnızca mânâ) bulunduğunda namaz için yeterli olur; fakat Hz. Peygamber'in (s.a.v.) sünnetine ve asırların uygulamasına aykırı olduğu için tercümeden okumak mekruh olur (II,282).
Serahsî Mebsut'ta Ebû Hanîfe'nin rucû ettiğine temas etmemiştir, fakat el-Mahît ve el-Câmi'u's-sağîr şerhinde rucû ettiği rivâyetine yer vermiştir (M. Sabrî, Mese'eletü-Tercemeti'l-Kur'ân, s. 29).
Serahsî'nin naklettiği Hz. Selman olayı, Peygamberimizin (s.a.v.) hayatında ve O'nun izni ile cereyan etmiş olamaz; çünkü "Acemler Selman'a yazarak istediler, o da tercüme edip gönderdi..." deniyor. Acemlerin İslâm'a girmeleri Hz. Peygamber'in (s.a.v.) irtihalinden sonra vukûbulmuştur.
3. el-Ensârî'nin "Müselemmü's-sübût isimli Usûl kitabı üzerine yazdığı "Fevâtihu'r-rahamût" adını taşıyan şerhinde, Hasenü'l-Basrî'nin dostu Habîb el-Acemî isimli İslâm büyüğünün, Arapça'ya dili yatmadığı, Arapça okuyamadığı için farz olan kırâati Farça okuduğu kaydedilmiştir. Bu ifadeyi nakleden bazı ilâhiyatçıların "Arapça'ya dili dönmediği için" kısmını atlamaları, hîleli bir "uzun atlama"dır.
Fıkıh kitaplarında aradıklarını bulamadıkları için tarih ve seyahatnâme kitaplarına başvuran bazı ilâhiyatçılar buralardan , "tarihte, bazı bölgelerde, Kur'ân'ın namazda tercümesinden okunduğuna dair" bilgiler nakletmekte ve tezlerine bunu delîl kılmaktadırlar. Halbuki sahîh ibâdet konusunda, sahâbe devri sonrasına ait uygulamalar delîl olmaz. Ayrıca bu uygulamanın, "Arapça'ya dilleri dönmediği için ve geçici olması" ihtimâli daima mevcûttur.
4. Meşhur tefsirci Zemahşerî, Ebû Hanîfe'nin câiz görmesi konusuna şu önemli açıklamayı getirmiştir: Ona göre bunun câiz olması, Arapça lâfzın ihtivâ ettiği mânânın tam olarak başka dile aktarılmış olması şartına bağlıdır. Kendisi Farsça'yı bilmediği için bunun olabileceği varsayımına dayalı bir fetvâ vermiştir; biz biliyoruz ki bu mümkün değildir; şu halde onun "câiz" demesi, "câiz değil" demesine eşittir, bu mânâya gelmektedir (Dühân: 44/43. âyetin tefsiri).
İşlerine gelmediği zaman fıkıh kitapları ve sahîh mezhep fetvâları bir yana sahîh hadîsleri bile kâle almayan, mûteber saymayan kimselerin, dinî olmayan sebepler ve saiklerle karara ve hükme vardıkları bir konuyu isbat için fıkha dönmeleri, mezhepte terkedilmiş bir ictihada sarılmaları, sıhhatini ve detaylarını kontrol mümkün olmayan tarihî rivâyet ve uygulamaları delîl göstermeleri ibret alınacak davranış örnekleridir.


 

  Şu anda sayfası gösterilen kitap.
Bu Kitapta:
Önceki Başlık
Sonraki Başlık
İçindekiler
Site Sayfaları
Ana Sayfa
Hakkında
Makaleleri
Kitapları
Soru Konuları
Soru Listesi
Hayrettin Karaman`ın Sohbetleri
Şiirleri
Bütün site içeriğinin genel kelime indeksi.
Sitede Arama
Hayrettin Karaman'ın Siteye Son Eklenen Yazıları
E-posta
Siteyi Link ve Kaynak Gösterimi
m.HayrettinKaraman.net Mobil-Metin Versiyonu Hakkında

Facebook Sayfası:

Bulunduğunuz Sayfayı:



Sayfa başına gider Siteden rastgele bir sayfa seçer. Hafızadaki önceki sayfaya döner Hafızadaki sonraki sayfaya döner
   
Bu Kitapta: Önceki Başlık Sonraki Başlık İçindekiler